Hatice Erol
ONUNLA BİR GÜN DAHA
(ilk yayını)
Oturduğu bank denizin hemen bitimindeki beton setin üzerindeydi. Köpük köpük dalgalar kıyıya vuruyor, sular yüzüne şıçrıyordu.
O gözünü martılardan alamıyordu. Sanki gökten inmiş bulut gibiydiler, denizin üstünde. Sesleri, bir dalıp bir çıkmaları; ona mutluluğu, coşkuyu anımsatıyordu. Bir an onların birçok aileden oluştuklarını düşündü. Anne baba ve çocuklar.. Bir ziyafetin tadını çıkarıyorlar, dans edip şarkı söylüyorlardı. O da eğlenceleri izleyen bir davetli gibiydi kıyıda. Gözleriyle alkışlıyordu onları. Sonra benekli bir martının kaçarcasına karşı kıyıya doğru uzaklaştığını gördü. Şaşırmıştı.
“Böylesine coşkulu topluluğun içinde yalnız olan, yalnız kalmak isteyen de mi var acaba?” diye mırıldandı kendi kendine.
Burulmuştu içi. Bir an titredi, paltosunun önünü iyice kavuşturup, atkısını boynuna dolarken kesik kesik öksürdü
“Sana limonlu ıhlamur yaptım." diyordu karısı o yumuşacık sesiyle. Sımsıcak oluverdi içi birden, dudaklarında yayılan tatlı bir tebessümle, elini birinin omuzuna atarcasına uzattı. Fakat eli bankın soğuk tahtasına düştü. Dalgalar iyice yükselmiş büyük gürültülerle beton sete çarpıyor, martılar daha da coşmuş çığlıklar atıyorlardı. Oysa o biraz daha burulmuş, aşağıya düşen elini yüreğinin üzerine götürüyordu. Gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu.
Pek sık ağlamazdı. Hele başkalarının yanında... Ona güçlü olduğunu söyleyenleri yanıltamazdı. Suçlu gibi bakındı etrafına , ondan başka kimse yoktu koca sahilde. Neden olsundu ki ? Pazar sabahıydı. Üstelik, puslu soluk bir sonbahar sabahı. Biraz sonra şiddetli bir fırtına, peşinden de yağmur gelebilirdi.
Böyle pazar sabahları nasıl yaşanırdı evlerde, çok iyi bilirdi. Kaynayan çaydanlıklar, kızaran ekmekler, sıcacık sohbetler...
Çok özlüyordu onu. Hele şimdi şu anda. Nasıl çırpınırdı onlar için:
“Kızım neden az yiyorsun ? Oğlum sütünü içsene! İlyas sen de şu sigarayı azalt, bak sabahları öksürmekten bir şey yiyemiyorsun."
Ancak yaşayacaklardı birbirleri için. Yapamadıklarını yapacaklardı. Hep ertelediklerini. Oğlanı da, kızı da okutmuşlar, evlendirmişlerdi. Ne zorluklar, ne fedakarlıklarla. Memur maaşı ile zorunluydular buna. Üstelik kız da oğlan da başka başka şehirlere yerleşmişlerdi.
Bir başka düşkündüler yeşil gözlü, dünya tatlısı kızlarına. Cıvıl cıvıl, coşku dolu bir çocuktu. Aklına estikçe sarılır öper, olmadık anlarda kahkahalarla güldürürdü onları. Nasıl da hüzünlenmişlerdi onun düğününde. Kenetlenen elleriyle her zamanki gibi yine güç vermişlerdi birbirlerine.
Düş müydü tüm bunlar?... Yaşanmış mıydı gerçekten?... "Neden, neden bu kadar erken gittin?" diye mırıldandı yine kendi kendine. Gözlerinden akan yaşlara engel olamıyordu artık. Üç ay olmuştu, hayat arkadaşını, sevdiğini, karısını yitireli. Hep bu bankta otururlardı uzun pazar yürüyüşlerinden sonra. Beraber seyrederlerdi denizi, martıları herşeyi...
Oysa şimdi. Şimdi tek başına oturuyordu bu bankta. Cebinden çıkardığı mendille gözlerini bastıra bastıra silerken, başına düşen su damlalarının ıslaklığını hissetti. Rüzgar hızlanmış, yağmur başlamıştı. Yosun kokusunu iyice içine çekerken, kalkma zamanının geldiğini düşündü. Atkısını düzeltip tam kalkıyordu ki, bankta hemen yanında sarı turuncu renklerde yanları içe kıvrılmış, bir yaprağın durduğunu gördü. Dallardaki son yapraklardan olmalıydı bu. Islanmıştı. Üstelik esintiden ürkmüşçesine titriyordu. Gülümsediğini duyumsadı sıcacık renkleriyle ona. O da gülümsedi. Elini uzattı, aldı. Bir süre sevgiyle izledi avucunda. Sonra, sonra onu yüreğinin üzerine götürdü, eli göğsünde, yağmurun fırtınanın gürültüsü içinde sessizce yürüdü...
09.03.08