Hatice Erol
ELMADAKİ LEKELER
(alsa arşiv)
Bulutsuz güneşle uyanan, hafif esintili bir bahar sabahı. Uzun sahil yürüyüşünden sonra; denizle iç içe, asırlık çınarın ve kavak ağaçlarının gölgelediği Çınaraltı kahvesindeyim.
Koca çınarın hemen altındaki masalardan birinde oturuyorum. Kahvenin etrafını çevreleyen çiçekliklerdeki; renk renk sardunyaları, petunyaları suluyor, kahveci çırağı. Islak toprak kokusu doluyor burnuma. Saçlarımın arasında ılık rüzgar, küçük devinimlerle kıyıya yayılan denizi izliyorum. Bir hoş oluyor içim. Yüreğimi düşüyorum sulara, ürperiyor ıslanıyor. Kurtulabilme umuduyla, tutunuyor kıyıda salınan sandallardan birine. Atlıyor içine, uzanıyor ıssız gövdesine gönlünce. Duyumsuyor içi kurumuş ahşabın; deniz suyuna özlem yüklü iç çekişini, tutkulu çırpınışlarını, boynuna dolanan halatı koparabilme arzusunu, güneşin sabah öpücüklerini kondurduğu, mavi sularda özgürce yol alabilme umudunu.
Umutlar... Özlemler…
Ne çok özledim buraları. Denizi, denizin yosun kokusunu, sandalları, martıları, balıkçı motorlarını, tanıdık yüzleri ve koca çınarı, dost çınarı...
Henüz benden başka müşteri yok kahvede. Çiçekleri sulayan çırak masalara örtüleri seriyor. Yanıma geldiğinde, sırtımı sandalyeye yaslar şekilde geri çekiliyorum. O özenle örtünün katlarını açarken kaçamak bir bakış fırlatıyor yüzüme. Gülümsüyorum ona .
"Bana bir çay getirir misin?"diyorum.
"Olur abla" diyerek uzaklaşıyor.
Gözlerindeki şaşkın bakış yersiz değildi. Buralarda bir kadının tek başına üstelik bu saatte oturması alışılmışın dışındaydı. Ama yalnız olmayı kendim istedim.
Çayım henüz gelmişti ki, başında tepsiyle simitçi göründü. Simidi de öyle severim, bol susamlı biraz fazla kavrulmuş çıtır çıtır. Göz göze geliyoruz simitçiyle, yanıma yaklaşıyor, uykulu sesiyle:
"Sabah simidi abla, keş de var."
Tepsiyi masanın üstüne koyuyor, iki simit seçiyorum, iki parça da keş. Simitleri üzerine koymam için gazete de bırakıyor. O uzaklaşırken çayımın şekerini atıp karıştırıyorum ve simidi ısırıyorum, sonra keşi, sonra da çayımı yudumluyorum. Ağzıma yayılan lezzetle ürperiyorum bir an.
Çırak çocuk boş bardağı alırken "Bir tane daha alır mısınız?" diyor. Olur anlamında sallıyorum başımı. Az sonra bir çay daha bırakıyor masama. İkinci simide geçmeden bir sigara yakıyorum. Derin derin çekiyorum içime. Özlemini duyduğum her şeyin tadını sindirmek istercesine. Biri, "Uyan, düş bunlar" diyecek diye de korkuyorum.
Ayaklarıma bir şeyin değdiğini duyumsuyorum. Eğilip masanın altına bakıyorum, kül rengi bir kedi. Titreşen bıyıkları, ışıl ışıl gözleri ve kıpır kıpır kuyruğuyla bir dost, bir arkadaş bulmanın coşkusunu yaşıyor sanki. Hafifçe başını okşayarak gülümsüyorum ona. Bir parça simit ikram ediyorum, sonra bir parça daha. Doymuş olmalı, kuyruğunu kıvırıyor, gözleri kapanıyor gibi, dingin ve huzurlu.
Salt paylaşımların, sevgilerin, dostlukların doğadaki aynı yaradılış özelliklerini taşıyanlar arasında olmadığını düşünüyorum.
Koca çınar ve ben. Aramızdaki sessiz paylaşımı kim gözlemleyebilir ki? Ormanda korkuyla kaçan küçük kızı uzattığı kollarıyla kucaklayıp gövdesinde saklayan ağaç masalını, dinlediğim günler, nesneleri henüz algıladığım çocukluk günlerim. Evimize çok yakın bu kahvedeki koca çınarın, o ağaç olduğunu düşler, çevresinde koşar, sarılırdım. Çocuksu korkularımı, üzüntülerimi gövdesine (sanki kulağına bir şeyler fısıldıyormuş gibi) başımı yaslayarak anlatırdım.
Geçen zamanla coşkularımı, hüzünlerimi sessizce paylaşan dostum olmayı sürdürdü. Etrafında koşamıyor ona sarılamıyordum artık, yalnızca ona en yakın masayı ve sandalyeyi seçmekle yetiniyordum.
Şu anda onun koca gövdesinden bana uzanan sevgi dolu kollarının sıcaklığını duyumsuyorum. Dolu dolu yüreğim:
Yalnızlık çok zor, koca çınar! Seni öyle özledim ki, seninle olabilmek için erkenden geldim buraya. Kabuklu iri gövden, yemyeşil uç vermiş taze dalların, esintiyle titreşen bahar yüzlü yapraklarınla, yeni doğum yapmış loğusa kadını anımsatıyorsun. Kim bilir bu kaçıncı doğumun asırlardır! Analık... Bu duyguyu yaşayabilmeyi, yeni doğmuş bir bebeği kollarıma alıp koklamayı öyle istedim ki. Olmadı. Bundan sonrası için de korkuyorum!
Korku, bu kelimeyi bana yakıştırmıyorsun değil mi? Bende yeni yeni saplantı oldu bu duygu. Gözü kara cesur, bir kızdım. Öyle olmasa evlenir miydim Ufuk'la? Anımsıyorsun değil mi? Onu da getirmiştim buraya, zorla da olsa. Tam burada senin karşında oturmuştuk. O simide "Eh..." demişti de, keşi yiyememişti. "Kaşar peyniri, daha iyi olur" demişti. Sonbahardı ve sen sarı yapraklarını atıyordun üzerimize. Yoksa ...Yoksa bana bir şeyler mi söylemek istemiştin? Söylesen de duymazdım ki. Salt Ufuk'u görüyor, duyuyordum...
Üniversiteyi bitirir bitirmez girmiştim işe. Ne kadar mutluydum değil mi? Nasıl olmayayım? Ailem, dostlarım ve sen. Sahip olunabilecek tüm güzellikler iç içeydi dünyamda. Başka ne isteyebilirdim ki. Sen bunları biliyorsun aslında. Olsun. Ben yine de seninle dertleşmek istiyorum.
En yalnız olduğum, en dostsuz sevgisiz kaldığım uzaklarda dahi seni düşledim. Çocuk oldum, hışırdayan sarı yapraklarının üstünde koştum. Genç oldum, yaşıtlarımla ilk aşklarımı konuştum altında. Bazen de masmavi gecenin içinde yıldızlarla dolu gökyüzünün altında, sırtımı sana yaslayarak, denize vuran ay ışığını, limandaki feneri seyrettim. Sen... Sen ne büyük dostsun biliyor musun? Sen hep yüreğimde yanımda oldun. En büyük korkum, gelip de seni bulamamak olacaktı. Yine "korku" dedim. Çok kullanır oldum bu kelimeyi.
Ufukla nasıl tanıştım biliyor musun? Nasıl bileceksin, seninle paylaşamadığım süreç oldu o zamanlar! Benim çalışmaya başladığım o dönemlerde, İstanbul'dan gelen bir grup mühendis genç bizim şirkete işe girmişlerdi. Ufuk bu gençlerden biriydi. Zaman zaman yemek ve toplantılarda karşılaşıyorduk. Esmer teni, karşısındakini küçümser alaycı bakışları, az konuşması, gülmekle gülmemek arası kararsızlığı, özenli giyimi ilgimi çekmişti. Arada onun da bana baktığını sezinliyordum. Böyle toplantılardan birinde yanıma yaklaştı; beni tanımak istediğini söyledi. Gözlerinin, o zaman laciverde yakın mavi olduğunun ayrımına vardım. Öyle derin bakıyordu ki yüzüme, çocuk gibi titriyor, yanaklarımdaki sıcaklığın alevinden ürperiyordum. O ise biraz daha bana yaklaşıyor "Ofisle lojman arasında sıkışıp kaldım. Yarın pazar, bana arkadaş olursanız şehri gezmek isterim" diye fısıldıyordu kulağıma.
Sonbaharın ilk günleriydi o pazar, ılık esintiyle yağmur çiseliyordu. Toprakla yosun kokusunun birbirine karıştığı sahilde uzun uzun yürüdük. Hafiften ıslanıyorduk, kimin umurunda. İçimizdeki ateş tüm ıslaklığı buharlaştırıp kurutuyordu sanki. Çekeklerin, sandalların kime ait olduklarını, kentin tarihini ve seni anlattım. İşte bu asırlık çınarımız dedim. Canlı tarihimiz. Hanedanlar görmüş, savaşlar yaşamış, Cumhuriyeti karşılamış... Ve hep seni anlatmak istedim. Arada heyecandan dilim sürçüyor, hemen susuyordum. Yüzüne bakamıyordum. Oysa onun beni ince ince süzdüğünü duyumsuyordum.
Doğa yasasını uyguluyor olmalıydı. Birbirinden hoşlanan iki insan biz, yorgun sonbahar akşamlarında, yeni filizlenen duygularımızla ilkbaharın coşkusunu yaşıyor, birbirimizi daha iyi tanımaya çalışıyorduk. Uzun uzun kendimizden, ailelerimizden söz ediyorduk. Ve her ikimiz de ortada var olan, bizi birbirimize iten bu duyguya tanı koymuştuk. Aşktı, sevgiydi bu. Başka ne olabilirdi ki? Biz birbirimize dışı kırmızı parlak birer elma sunmuştuk. Henüz soyulmamış, içi de dışı gibi mi bilinmeyen...
Hani derler ya kadere karşı konulmaz. İşte o karşı konulamayan kader bize gülümseyerek örüyordu ağlarını, hem de hızla. Her isteğimiz düşünürken gerçekleşiyordu sanki. Ailelerimiz de onaylamıştı birlikteliğimizi ve biz de ayrı ayrı yaşamayı anlamsız bularak evlendik... Çok kısa bir süreçte nasıl böyle bir karar vermiştik. Gözü kara gençlik bu olmalıydı!
Fabrikanın bize tahsis ettiği yeni lojmana yerleştik. İyi ki de evlendik diyebileceğimiz güzel günler yaşıyorduk. Birkaç kez ailesi gelip gitti yanımıza, her defasında :
"Ufuk sizi çok özlüyoruz, İstanbul'a gelsenize. Size göre bir sürü şirket var" diyorlardı.
İçin için kızıyordum onlara, burası İstanbul'dan daha dingin ve hoştu. Ve ben de ailemi çok seviyordum.
Yeni evimizde bizi elleri kolları hediyelerle ziyaret eden dostlarımız, görüşme dileğiyle ayrılıyorlardı. Biz hiçbirine gitmiyorduk. Ufuk bu tür ziyaretlerin anlamsız olduğunu söylüyordu. Onun seçtiği birkaç kişiyle görüşür olmuştuk. Oysa ben insanlarla iç içe olmayı seviyordum. Yaşam biçimim buydu. Kopmalar içimi acıtıyordu. İnanır mısın buraya senin yanına, bir daha getiremedim onu. Sanıyorum her ikimiz de elimizdeki elmaları soymaya başlamıştık, küçük lekeler çarpıyordu gözümüze, önemsemiyor tadı güzel diyerek yiyorduk.
Özel günlerimizde dahi dışarıda bir yerlere çıkamıyorduk. Vasat buluyordu, beğenmiyordu hiçbir yeri. Üstüne üstlük aynı yüzleri görmekten sıkıldığını söylüyordu. Ben sıkılmıyor onlarla olmayı arzu da ediyordum.
Neden diretmedin, neden içine attın sustun, diyorsun değil mi? Haklısın, ama ben de haklıyım. Biz kadınlara, evlilik denilen kurumda öncelikle özverili olmamız, tüm olumsuzluklara göğüs germemiz gerektiği, çocukluğumuzdan beri öğretilmedi mi? Bizi şartlandırmadılar mı? Ne kadar üniversite de bitirsek içimize yerleşen öğretilerden, kurtulamıyoruz.
Şimdi bir çay içsem, bir de sigara. Sigara içmezdin sen, dediğini duyumsuyorum. İçmiyordum yakın zamana kadar. İçimdeki acıyı, ne zamanki ağzımdaki acı ile bastırmak istedim, bu da alışkanlığa dönüştü.
Kahveci çırağı bakışımdan anlamış olmalı, ince belli küçük çay bardağını masama bırakıyor. Kedi ne yapıyor acaba? Ayaklarıma iyice sokulmuş uyuyor. Kuyruğundaki küçük devinimler, yüzündeki kaygısız hoşnutluk gördüğü düşün yansıması olmalı. Oysa uyanınca belki beni bulamayacak, karnı yine acıkacak ve yeni dostlar arayacak.
Dostlar, dostluk... Aşk, sevmek, sevilmek... Yaşamın renkleri, can damarları....
Beton duvarların üstüne üstüne geldiği koca bir kentte, kendinle kalmak. Belki de tek dostun arkadaşın olacak kocanla konuşamamak, göz göze gelmekten kaçınır olmak, yürekteki kıpırtıları yitirmek, sadece somut olan şeylere sarılmak!
Neden mi ayrıldım buradan? Buna ayrıldım demem yanlış olur. Ayırıldım ya da zorunlu kaldım
Sık sık İstanbul'a gidiyorduk. Ailesini ziyaret ediyor, gösterişli yerlerde yemek yiyor, tiyatroya gidiyor, galerilerde resim sergilerini geziyorduk. Benim de hoşuma gidiyordu bu değişiklikler. En güzeli de o daha sıcak ve sevecen oluyordu.
Bazen kendi başına da gidiyordu İstanbul'a, hoş görüyordum. Ailesinden, yetiştiği ortamdan uzak olan oydu.
Son İstanbul dönüşü; coşkulu kıpır kıpırdı, alışılmışın dışındaydı görünümü. İstanbul'da büyük bir şirkette iş bulduğunu, bana göre de iş olduğunu, söyledi.
O an hiçbir şey söyleyemedim. Dilim büyüdü, boğazım kurudu tıkanıyordum. Neden bana sormamıştı? Nasıl tek başına karar vermişti? Yalnız mı gidecekti? Ya da ben onun elindeki iplerle oynayan kukla mıydım?.
Sen de beni öyle mi görüyorsun yoksa? Hayır öyle değildim; kukla değildim ben. onun beğenmezliğini yansıtan soğuk umursamaz tavırları benim kırılganlıklarım bir şeyleri yitirmemize neden oluyordu. Bana düşen özveriydi, fedakarlıktı.(Kadın hep özverili olmalı!)
Gözü yaşlı ailem, dostlarım, arkadaşlarım bana gelecek vaat eden işim hepsi hepsi ardımda kaldı.
Acı çekmedim mi, sessizce ağlamadım mı, kolay mı oldu sanıyorsun?
İstanbul'da iyi bir semtte büyükçe bir apartman dairesine yerleştik. Kapıcıdan başka kimse zilimize basmıyor, merdivende asansörde karşılaştığımız insanlar boş ve anlamsız gözlerle şöyle bir yüzümüze bakıyorlardı. Yollar, sokaklar her gün korku, panik, kuşku, bezginlik taşıyan yüzlerle doluyor, aşağı yukarı, sağa sola koşuşturuyorlardı. Onları görebildiğime göre ben de onların içindeydim, onlar gibi olacaktım. Bu insanlar nasıl yaşıyorlardı? Üzerlerindeki yorgunluğu, bunaltıyı nasıl atabiliyorlardı? Ya, biz ne yapıyorduk? Ufuk'un ailesini ziyaret ediyor, Ufuk'un arkadaşlarıyla lüks lokantalarda buluşup yemek yiyor, Ufuk'un önerdiği tiyatroya ya da konserlere gidiyor, Ufuk'un belirlediği saatte yatıyor, belirlediği saatte kalkıyorduk. Yalnız olduğumuz anlar, yine onun belirlediği birkaç konu hakkında konuşuyorduk. Ben doğduğum kentten, dostlarımdan, eski işimden söz etmeye kalksam yorumsuz dinliyor, ya da alaycı bakışları çarpık gülüşü ile sen hala oralarda mısın diyordu sanki. Yaşamım ipotek altına alınmıştı ve ben sadece susuyor, susuyordum. Hepsinden acı olan, zor olan ne biliyor musun? Sevgisizliği duyumsamak. Ellerimden uzaklaşan elleri, kulaklarımdan silinen sevgi sözcükleri yürek burkan özlem olmuştu içimde. Dingin ruhumda çalkantılar başlamıştı. Kopuyor, kopuyorduk biz..Bunu sezinliyordum. Ne zaman ona yaklaşmak yüreğimi açmak istesem aramızdaki buzdan duvarı aşamıyordum. Ve o duvarın soğukluğu içimdeki son sıcaklığı da dondurdu.
Sevgisizdim, yalnızdım... İçimdeki ışıklar tek tek sönüyordu. Azmim, gücüm, umutlarım, yaşama sevincim beni terk ediyordu. Boğuluyordum,. Çırpınıyordum. Çaresizliğin sesi olmuştu, acı dolu ağlayışlarım, haykırışlarım. Önceleri şaşırdı. Suskun kıza ne olmuştu. Sonraları önemsemedi. Önemsenmedim biliyor musun?
Güneş iyice yükselmiş, ılık rüzgar ısınmış yosun kokusu denize çekilmiş, simitçi göründü yine "Simit... çıtır çıtır" diyor. Kedi, kedi ne yapıyor acaba? Masanın altında yok, gitmiş. Az sonra burası dolacak bir sürü dost tanıdık yüzle karşılaşacağım, onlara sarılacağım, belki bazı omuzlarda birkaç damla yaş süzülecek gözlerimden. Onu soracaklar bana, neden gelmedi diyecekler.
Biliyor musun koca çınar? Ailem buraya yalnızca ziyaret için geldiğimi sanıyor. Sana biraz yaslanmak, başımı gövdene dayamak istiyorum. Dönmek istemiyorum; yiten umutlarıma, ardından baktığım özlemlerime... Özverilerim tükendi, ben tükendim, direncim kalmadı...
Elimdeki elma artık yenmiyor, lekesiz yeri kalmadı, tadı da çok acı....