Hatice Erol
BİR AVUÇ IŞIK
(alsa arşiv)
Kısacık saçlarını hafifçe ıslattığın ellerinle şekillendirmeye çalıştın. Kırılan tırnağını yüzünü acıtınca ayrımsayabildin. Törpünü aradın, bulamadın. Yüzün gerildi, sonra önemsemedin. Giysine uygun mu diye bakmadığın ruju şöyle bir sürüştürdün. Çantanı kaptın. Toplanamadan kalan kahvaltı masası, örtülemeyen yataklar ardında. Umurunda değil. İçindeki arınmışlık, yeniden doğuş... Koşturuyorsun. Ayağın burkulur gibi oluyor, aldırmıyorsun. İki dakika sonra kalkacak belediye otobüsüne yetişmek hedefin. Yetişiyorsun. Soluk soluğa. Terli. Boş bulabildiğin koltuğa bırakıyorsun kendini. Öyle yorgun, öyle uykulusun ki. Saatlerce otobüs durmasa ve sen gözlerin kapalı gitsen...gitsen...
Uyumadın. Uyuyamadın...Gece boyu. Bir gün önce yaşadıklarını, ruhundaki gel-gitleri ve onu düşündün. Bankanın kapısından girdiği an ayrımsamıştın onu. Donup kalmıştın önce, sonra kaçıp saklanmak, gizlenmek istemiştin. Kaçamadın, gizlenemedin. Servis şefiydin, imzalaman gereken evraklar uzatılıyordu önüne. Çevrendekiler uzaklaşırken, o çoktan karşındaydı. Uzak günlerden, tüketilmiş onca yılın ötesinden bakıyordu, unuttuğunu sandığın derin bakışlar. Sesler, yüzler yitti gözünden. İçin titredi. Bin bir çiçek kokularını taşıyan bahar rüzgarları yaladı, zamansız bastıran ateşlerle boğulan, terleyen, soğuyan, kuruyan, güz mevsimini soluyan bedenini. Narin yüzündeki çökük yanaklarına sıcaklık yürüdü..
"Öykü..." derken sen,
"Semih!" dedin.
İlkyaz heyecanı coşkusu çoktan kuşatmıştı seni. Şaşkındın. Ellerinin sıcaklığını duyumsadın avuçlarında. Yanaklarında, dudaklarında dirildi öpüşleri yakarcasına. Utangaç gezdirdin gözlerini, kırlaşmış seyrelmiş saçlarda, kemikli yüzde, çeneye eklenmiş sakalda, dudağının kıvrımlarını örten bıyıklarda. Düş olmalı bu dedin. Özlemle, adını koymaya korktuğun duygularla onu izlerken. Bir an irkildin. Onun da senin üzerindeydi gözleri. Uzun dümdüz siyah saçlar, diri yanık tende ışıltılar saçan yeşil gözler, onda bıraktığın Öykü geçti usundan. Buruldun. Ilık bahar rüzgarlarının yaladığı pembe güllerin açtığı yüzünü dondurucu kış rüzgarları ısırdı, acıttı, soldurdu. Kısa kızıl saçlarında gezindi ellerin. Göz çevrelerinde, dudak kenarlarında oturan çizgilerin, ince tenini yırtarcasına daha da derinleştiğini duyumsadın. Teselli buldun yüksek bankonun arkasına gizlediğin bedenini görmemesinden. Genişleyen kalçalarını, kalınlaşan belini... Menopoz sıkıntılarını azaltan, kadınlık hormonunu dengeleyen ilaçların denetiminden çıkardığı kalınlaşmayı... Daracık kot pantolondan başka bir şey giymeyen, o kız olmak istedin karşısında. Uzun zamandır önemsemediğin uzak kaldığın, sabahları etrafı toparlayan, kahvaltı hazırlayan alelacele işe koşan, akşamları çocuğuna kocasına yemekler hazırlayan, bulaşıklar yıkayan, ütüler yapan, dertler dinleyen, yorgunluktan külçe gibi yatağa düşen bedenini ayrımsadın. İlk kez farklı olmak istedin. Çekici olmak, beğenilmek, belki de arzulanmak...
"Seni gördüğüme sevindim Öykü."
Sıyrıldın usunda devinen düşüncelerden.
"Ben de" diyebildin. Sesini denetleme çabasındaydın.
Gülümsedi.
"Kutlayalım bunu. Çıkışta bir kahve içmeye ne dersin?"
Şaşırdın. İşte o bahar rüzgarı yine yaladı yüzünü. Pembe güller oturdu yanaklarına. Yirmi yıl öncesinin genç kızı çırpındı yüreğinde. Kaygılandığın bedensel görüntün önemini yitirdi. Karşı koymadın, gülümsedin.
"Olur" dedin.
Sabırsızlıkla bekledin çıkış saatini. Hiçbir işe veremedin kendini. Gezindin durdun. Bankanın kapısından alırken seni elini omzuna koydu. Ürperdin. Çiseleyen yağmurdan, önünüzde uçuşan güz yapraklarından, ıslak toprak kokusundan, akraban olabileceğini düşünen iş arkadaşlarından, köşede simit satan çocuktan, boyacıdan, üzerine değen değmeyen tüm gözlerden utandın, görünmez olmak istedin o kolun altında.
Karşında oturuyordu ilk aşkın. Yıllar önce de aynısını içtiğini anımsıyorsun, sigara çekerken paketinden. Sana da uzatıyor, "içer misin?" diyor ve ekliyor. "Sen bunu sevmezdin" Bıraktığını, içmediğini söylüyorsun.
"Yirmi yıl sonra seni görmek...." Anlayamadığın tebessüm yayılıyor yüzünde.
"Evlenmişsin."
Parmağındaki sarı halkaya kayıyor gözlerin. Sonra onunkine.
"Sen de..."
"Beş yıl önce. Uzun süre yurt dışında kaldım."
"Fransa'da mı ?"
Bu defa tebessümdeki burukluğu ayrımsıyorsun.
"Unutmamışsın. Fransa ve daha sonra da Amerika'da"
Boğazın düğümlendi. Kırık serzenişi duyumsadın düzleşen seste. Yıllar önce söyleyemediklerini mi söyleyecektin. Bu neyi değiştirecekti. Her şey oturduğu yerde kalmalıydı. Ona olan sevgini söylemeyi, onunla çoğaldığını, geçen yıllarla eksildiğini yittiğini haykırmak istedin.
"Resim yapıyor musun?"
Kıstırılmış hissettin kendini. İçin doldu. Yutkundun.
"Zaman bulamıyorum."
"Anlıyorum."
Anlıyordu seni. O günü, omzunda hıçkıra hıçkıra ağladığın, babanın ölüm haberini aldığın günü anımsıyordu. Günlerce uğraş verdiğin gülen palyaçoları ağlattığın günü. "Palyaçoların gözyaşları yok mu demiştin?" Mavilerin kırmızıların üzerine siyah boyaları vururken. Düşlerinizi anımsıyor, akademiden sonra evlenecektiniz. Atölye açacaktınız. Resimler... resimler yapacaktınız. Sanat diyarı Paris'e gidecektiniz. Sen gittin sözcükleri geçti usundan içini acıtarak. Bir daha dönmedin... dönemedin akademiye ...
"Annen nasıl?..."
Annen. Düşündün. Kaç yıl olmuştu yitireli?... Oysa onun anneni hiç tanımadığını geçirdin usundan. Sonra için burkuldu sorudaki anlamı sezinlerken. Babanın ölümünden sonra anneni yalnız bırakamayacağını, sana ihtiyacı olduğunu söylediğini anımsadın. Defalarca telefonlarına aynı nedeni ileri sürdüğünü. Söyleyemedin, İzmir'den İstanbul'a gelecek yol paran dahi olmadığını. Emekli maaşı ile kirayı bile zor ödediğinizi. Söyleyemedin, eşin, dostun, akrabaların, "Sen kız evladısın okuyup da , hele ki ressam olup ne yapacaksın? Gir bir işe anneni de rahat ettir" demelerini. Ödemekte zorlandığı borçları anımsadıkça, tansiyonu, şekeri yükselen annenin yalvaran bakışlarını. Kuşatılmışlığını, çaresizliğini...Son telefon konuşmanızı anımsıyorsun. "Palyaçoyu sana bırakıyorum, silme gözyaşlarını bırak aksın." demiştin. Başka bir şey söyleyememiştin. Sessizce ağlamış, ağlamıştın telefonun almacını göğsüne bastırarak. Bilemedi sarardığını solduğunu, fırça tutan ellerinin, kalem tutarken titrediğini, tuvale vurduğun her renkle içinde tutuşan kıvılcımların, karbon kağıtları, hesap makineleri arasında söndüğünü. Söyleyemedin, kız evladı olmaktan nefret ettiğini. "Hayırlı bir kısmeti çıkarsa evlendiriverirsin" diye annene fısıldamaları. Kaçmak yanına gelebilmek, erişilmez düşün olduğunu. Çığlıklarını, özlemlerini bastırdın, yuvarlandın yuvarlandın içini kanata kanata, acı çekerek, tüm sivri uçların törpülendi. Yaşam annen, iş ve her ay aldığın maaş oldu. Gelecek yoktu. Gelecekten beklediğin hiç bir şey yoktu. . Ayırt edemedin baharın yeşilini, güzün altın sarısını. Gökyüzünün ışıltılı mavisini. Griye boyadın içinde bulunduğun uzamı. Varsı duyularını köreltmiş, yaşama katlanır oluvermiştin. Direnmedin, uzak akrabalarınızdan birinin muhasebeci oğluyla evlendirilirken. Anneni yanından hiç ayırmadın. Ta ki o seni...
"Üç yıl oldu yitireli..."
Sessizce süzdü seni. Yitmek, yitirilmek sözcüklerini yineledi içinde. Maviyi, kırmızıyı, sarıyı tüpten çıktığı gibi tuvale vuran, yüzünden gülücükleri eksik olmayan o cıvıl cıvıl kızın annesinden önce yittiğini geçirdi usundan. Ellerini uzatmak çeneni tutup, ışığı sönmüş gözlerine derin derin bakmak, tükettiğin tüm renkleri geri vermek istedi.
Veremeyeceğini bildi. Suskunluğun, tedirginliğin, çevrene kaçamak bakışların anlattı ona her şeyi.
Aynı anda kahvelerinizden birer yudum içtiniz.
Sonra o,
"Yıllar sonra seni görmek Öykü..."
Çekinmedin bu defa sen baktın gözlerine uzun uzun. Kaçırmadı gözlerini. Ondan sana akan bir nehir oldu yaşam. Titredin. Duyumsadın ondaki özlemi. Meltem rüzgarının deniz kokusunu soludun. Masadaki çiçeklerin kırmızı, yeşil gülümsediklerini ayırt ettin. Bulutların arasından sıyrılan akşam güneşinin sarıları, turuncuları sönmüş tutkularını, arzularını tutuşturdu. Bir an her şeyi ardına bakmadan terk edebileceğini, onunla gidebileceğini düşündün. Günlerce bıkmadan usanmadan onun kollarında sarsılabileceğini düşledin. Çoğaldın, dirildin, coştun. Çakmağı yakan eli ve ateşin kırmızılığıyla kor alevler yansıtan sarı halkanın acıtan ışıltılarıyla gözlerin ve yüreğin kavrulana değin. Bulutların arasına kayan akşam güneşine bıraktın, içinde kısa süre de olsa olmayacak düşler yaşatan utanç veren esriklikler duyumsatan tüm renkleri. Bir daha doğuşunu ayırt edemeyeceğini bilerek.
Ona baktın. Düşüncelerini anlamış olabileceği kaygısıyla utandın. Bir şeyler söylemek istedin düşündüklerinden uzak.
"Neden İzmir'desin?"
Duyarlıydı. Uzak yaşamlarınızdaki farklılıklar hüzün yüklüyordu size. Her şey bir yana yeteneğine, resimlerine hayranlık duyduğu sana, zorlandı "Bir dostun galerisinde sergim var" derken. Yanılmamıştı. Buruldun. İçinde ince bir sızı gezindi. Tuvaller, boyalar, fırçalar...gençliğin, düşlerin... ve palyaço... Sıktın kendini. Hissettirmemeliydin ona. Yaşamının aldığı şekilde suçu olmayan tek insandı belki de. Üstelik ona acı bile çektirdiğini düşündün. Oysa sevinmeliydin, yitirmediği renkleri için, düşleri için
"Sevindim" diyebildin gülümsemeye çalışırken.
O ise sigarasını söndürmeden ikincisini yakıyordu, davetiyesini uzatırken sana. Davetiyenin ön yüzünde kaldı gözlerin. Titreyen ellerinle aldın, inanmaz baktın. Karanlığa karışmış iki palyaço, yüzlerinde hüzün, gözlerinde yaş. Uzanmaya çalışıyorlardı çok uzaklarından belli belirsiz yansıyan ışığa. Işığı yitirme korkularını okudun yüzlerinde. Altındaki yazı "Her gün yeni bir umut, araladıkları perde..." Tek başına gözyaşı dökmemişti ona bıraktığın palyaço. Sözlerin bittiği noktadaydınız. Uzaklaşmalıydın ondan. Kimsenin olmadığı bir köşede onun için, kendin için, söyleyemedikleriniz için doyasıya ağlamalıydın. İzin istedin nazikçe. Belediye otobüsüne kadar suskun yürüdünüz. Elini sıktı dostça, yüreğindeki tüm sıcaklığı avuçlarına bırakarak. Çevrenizi saran gürültünün içinde zorlukla duyabildiğin sözcükleri fısıldadı kulağına: "Resim yap! Lütfen...Yaşamının içindeki değerlerde ara ışığını."
Son sözcükler, sana armağanıydı onun.
Gündüz hissettiklerini yargılayan, acılarını düşlerini paramparça eden yaşamın görmezden geldiğin gerçeklerini tokat gibi yüzüne vuran suçluluk duygusuyla kıvrandın düşüncelerinin en olmadık yerinde... Yıllar ötesinde gelen ilk aşkının sana duyumsattıklarını, olgun kadın bedeninin, ruhunun karşı konulmaz dirilişini, hoş esriklikle sarsılışını, her şeye yeniden onunla başlamayı bile düşleyebildiğini anımsadıkça utandın... utandın... suçladın kendini. Düşündün: Anneydin. Yirmi yıldır bir erkeğin kadınıydın. Kutsal bağlarla bağlandığın, renksiz yaşamını paylaşan, suskunluğun, boş vermişliğinin altında başka nedenler aramayacak kadar sana saygı duyan. Üstelik zorlamamıştı seni, evlen benimle diye, baskı hiç yapmamıştı. Sadece ona seçilen uzak akraba kızına olur demişti. Birileri tarafından yönlendirilen koşullu evlilikti. Uzak da olsa, akraba olması annenin sizinle kalmasını gerçekleştiriyordu. Çocuğunun bakımını annen üstlenmişti. Fırtınalardan , uçlardan, coşkulardan, heyecanlardan uzak bir evlilikti. Ama evlilikti sadakatle sürdürülen, sürdürülmesi gereken... Boğulur gibi oldun. Gecenin karanlığı, uykulu sessizliği karabasan gibi çöküyordu üzerine. Ağlamak istiyordun, göz yaşlarınla paylaşmak istiyordun içindeki gizleri. Sessizce yorganın altından sıyrıldın. Salona geçtin. Pencereyi açtın yıldızsız karanlık gökyüzüne baktın sel gibi gözlerinden boşalan yaşlarla. Vücudundaki tüm duyuların, hislerin bir öncekinden daha da fazla köreldiğini duyumsuyor, kadınlığını reddediyordun, yüreğini kuşatan suçluluk ve utançla. Bir fısıltı duyar gibi oldun "Resim yap! Lütfen... Yaşamının içindeki değerlerde ara ışığını..." Yaşamının içindeki değerlerde ara ışığını... Yineledin sözcükleri içinde. Yineledin... yineledin, karanlığa bırakarak gözlerini. Bir yıldız kayar gibi oldu gözlerinin önünden , düş müydü inanamadın. Gözyaşlarını sildin. Çok uzaklardaki ürkek parıltıyı ayırt ettin. Buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarında. Uzattın ellerini gecenin karanlığına, parıltı canlandı, yaklaştı yaklaştı, karanlıktan sıyrılan palyaçoyu ayırt ettin, gülümseyen yüzünü, sana uzanan ellerini, avuçlarına bıraktığı ışığı. Gözlerin ışıklandı, yüreğin aydınlandı, palyaçonun ardından bakarken sen. Ellerini yüzünde gezdirdin. Bir kıvılcım tutuştu içinde. Resim yapmalıydın. Renk renk boyaların, fırçaların, tuvallerin olmalıydı... Oğlunun odasına koştun yavaşça onun terli delikanlı alnını öptün. Kocanın yanına gittin uykulu yüzünü izledin. Sessizce yanına uzandın, başını göğsüne yasladın ilk kez tenindeki kokuyu ayırt ettin...
Otobüs durdu. Uyuyorsun... uyanmalısın...