Muzaffer İzgü
YAZDI MI
Elimi sıktı, adını söyledi. Gözleri ışık ışıktı. İçinin coşkusu yüzündeydi. Sanki aynadaki yüzüne bakar gibi benim yüzüme bakıyordu. Bir bulutun içinden çıkmış dünyaya bakan bir güneş gibiydi. O denli heyecanlıydı ki...
"Çok istiyordum sizinle tanışmayı... Kısmet bugünmüş..." dedi.
Elini tekrar uzattı, sağ elimi tuttu. Hayır tokalaşmıyordu. Zaten biraz önce tokalaşmıştık... O, içinden bir oyun oynuyordu. İkimiz de çocuktuk. Canımız sıkılmış, "Elim Sende" oynamaya başlamıştık. Ben uzaklara bakıyordum. Biliyorum, o mutlaka benim yüzüme bakıyordu. Bir süre sonra elini çekti.
"Niçin elinizi uzun süre tuttum, biliyor musunuz?" dedi.
Dudaklarımı bilmiyorum anlamında büzdüm.
"Sizden bana yazarlık elektriği geçsin, diye tutturn."
Gülüyordu. Ağzı kocamandı. Dudaklarına ruj sürmemişti. Gözlerindeki ışık dudaklarına yayılmıştı.
Birden ciddileşti. Sanki kokteylin verildiği salonun tavanında bir şeyler olmuş gibi yukarıya bakarak:
"Yakında bir roman yazacağım. Göreceksiniz, öyle güzel bir roman olacak ki. Hayır hayır, şimdiye değin böylesi yazılmamıştır demiyorum, yazılmıştır. Elbette bir yaşamı yazacağım Zaten romanlar hep bir yaşamı anlatmazlar mı? Hangisini elinize alırsanız alın, içinde yaşam bulursunuz. Öyle değil mi?" dedi.
Başımı salladım.
"Ay rakımz bitmiş, durun size bir rakı alayım." dedi.
Ardından baktım. Okulda soluklanmaya çıkmış küçücük bir kız gibiydi. Kokteyldeki kalabalığı soluklanma saatinde yarıp geçen bir öğrenci. Öğrenci az sonra karşımdaydı. "Beni çağırmışsınız öğretmenim" der gibi bakıyordu bana. Bir elinde rakı bardağı vardı, öteki elinde çöpünden tuttuğu iki atıştırmalık. Atıştırmalığın birini bana uzattı.
"Biri sizin, biri benim." dedi. Şarabından bir yudum aldı. "Romanım çıkınca okursunuz
değil mi?" diye sordu.
"Elbette okurum." dedim.
Çocuklar sevindikleri zaman topuklarım havaya kaldınp kendilerine bir alkış tuttururlar ya, onun gibi yaptı.
"Sizi öpebilir miyim?" diye sordu.
Yanağımı uzattım. Öptü. Bir yudum şarap içti. Gözlerini bardağına dikti.
"Her yazar sizin gibi alçakgönüllü müdür?" diye sordu. Yanıtını kendisi verdi:
"Hayır, değil... Geçen gün bir yazarla tanıştım. Aynı şeyi ona söyledim. Ne dedi biliyor musunuz? Daha ortada fol yok, yumurta yok, hanım kızımız roman yazacakmış, hıh... dedi. Evet evet, ruh, dedi. Ama biliyor musunuz, romanım çıkınca ilk kime imzalayacağım, size imzalayacağım. Bana güç verdiniz... Belki bu gece oturup yazmaya başlarım. Sabaha dek. Sonra akşama dek... Sonra yine sabaha dek. Çünkü şurama dek doluyum.. ."
O sırada yanıma, bir ozan, bir eleştirmen arkadaşım geldi.
"Ben gideyim, çok teşekkür ederim size." dedi.
Bir parmak şarap kalmış bardağım yüksek masanın üzerine bıraktı. Son bir kez gözlerimin içine baktı. Tedirgin bir bakıştı bu. Sanki, "Size söylediklerimi sakın bil arkadaşlarınıza söylemeyin." diyordu. Zaten ne arkadaşlarım sordular, ne de ben söyledim.
O gece yarısı yatağa gireceğim anda bu kız geldi usuma. Yoksa evli miydi, bilmiyorum ki. Onu düşündüm. Bir masa lambası... Yo yo, o benim yaşımda değil ki. Mutlaka evin en uç noktasına geçmiş, bilgisayarını açmış, romanını yazmaya başlamıştır. Arada bir ekrandan başını kaldırıp pencerenin perdelerine bakıyordur. Gözlerini tavanda, duvarlarda, bir çiçek tablosunun üzerinde gezdirip bilgisayarın tuşlarına basıyordur. Belki de şu anda pencereyi açmış, hava alıyor, kentin uğultusunu dinliyor, islenmiş camlardan süzülen sokak lambalarının güçsüz ışıklarını görüyordur. .. Sonra, pencereyi kapatıp tekrar bilgisayarın başına koşuyordur. Bana sabaha dek yazacağını söylemişti ya. . .
Onu yine gördüm. Kaç ay sonra mı? Yooo yıl..
Galiba bir yılı geçmişti. Hayır, belki de iki yıl. Yine bir kokteyl. Acaba o üniversitede verilen kokteyl miydi, yoksa bir kitabevinin.?.. Evet evet, bir kitabevinin kokteyliydi. Bir yazar arkadaşın öykü kitabı çıkmıştı. Hem onun imza günüydü, hem kitabın tanıtımıydı. Galiba biraz da kentteki ozanların, yazarların, sanatseverlerin bir araya getirilmesi için bir nedendi.
O kocaman gülüşüyle yanıma yaklaştı. Daha da güzelleşmişti. Yoksa makyaj yaptığı için mi bana öyle görünmüştü. Çünkü dudaklarında ruj, gözlerinde boya vardı. Meğer yanağında bir gamzesi varmış. Bilmem, gamze küçük olduğu içi mi görmemiştim. Elini uzattı, coşkuyla elimi salladı.
"Ay iyi ki sizi gördüm." dedi. "Kaç kokteyle gittim sizinle karşılaşırım diye, hiçbirinde sizi göremedim. Yani şu anda öyle heyecanlıyım ki..."
"Yoksa kitabınızı mı imzalayacaksınız?" diye sordum.
Yere baktı. Ödevini yapmamış bir öğrencinin tedirginliği vardı üzerinde. Ama birden yine gülüverdi. Sanki öğretmeninden, "Bu kez seni affettim." sözcüklerini duymuş gibi, o ilk gördüğüm coşkuyla konuştu.
"Yazacağım... Biliyor musunuz, iş için... Evet evet iş için. ..iş aradım. Analarsınız ya, işverenler hep deneyimli elaman isterler... Hep adresimi, telefonumu aldılar. Sonrası uzun bir bekleyiş... Çok uzun... Üç yıl!..."
Demek karşılaşmayalı üç yıl olmuş. işini soramadım.
"Çok sevindim" dedim, "iş bulduğunuza. . ."
"Her şey rayına oturdu. Artık romanımı rahat rahat yazabilirim. Zaten bir başlamaya bağlı. Diyorum ki, işverenden şöyle bir hafta izin istesem, hemen o hafta mı yazmaya başlasam, yoksa hemen mi? içim ne diyor biliyor musunuz, hemen, diyor... Çok seveceksiniz. O denli tümceler kurulmuş ki beynimin içinde, hepsi hazır. Bilgisayarın başına geçince parmaklarımdan su gibi dökülecek sözcükler. Biliyorum, uykusuz gecelerim olacak. Ama siz de çok uykusuz geceler geçirdiniz değil mi? Yazmak zaten bir özveri. Koşarak atlarsınız bu çabanın içine. Hiçbir şey sizi yı1dıramaz. Belki de büyük bir istekle yapılan zorlu bir çile. Girersiniz çile odasına, bir ay mı, iki ay mı yoksa bir yıl mı? Bir de bakarsınız çileniz dolmuş. Koltuğunuzun altında yeni romanınız."
Coşkusunu bozmamak için hiç konuşmuyordum. Bana yayınevleri adları sayıyordu. Ve kitabının tanıtım kokteylinin nasıl yapılacağını söylüyordu. Bir yudum şarap içiyor, kitap kapaklarından söz açıyordu.
Yine rakımın bittiğinin ayırtına vardı. Bu kez, soluklanma saatinde bahçeye koşan bir öğrenci değildi. Öğretmen olmuştu. Bahçede dolaşan nöbetçi öğretmen. Usumda kalmış, geçen kez atıştırmalık da getirmişti. Yine getirdi.
"Buyurun, ikisi de sizin. Ben atıştırdım." dedi.
Şarabından bir yudum aldı. Elimi tuttu. Sıktı.
"Bu cumartesi başlıyorum." dedi. "Yo yo, Cuma akşamı. işten çıktıktan sonra birkaç yiyecek alır eve dönerim. Hemen o gece çalışmaya başlarım. Zaten içimde bir ses, ama sürekli o ses. Bana hep, haydi başla, haydi yaz diyor.. ."
Çalışmaya başladığına göre belki de evini de değiştirmiştir. Şimdi evde büyükçe bir çalışma masası vardır. Çalışma masasının üzerinde de bir demet sümbül. Kaçıncı tümce, kaçıncı paragraftadır şimdi? Sanmam şarap içerek yazsın. Yazılmaz ki... Mutlaka kendisine çay demlemiştir. Kocaman saplı bir bardağı vardır. Kalkıp, mutfakta çayını dolduruyor, masasına geliyor, yarım bıraktığı betimlemeyi tamamlamak için bilgisayarın tuşlarına basıyordur. Pencerenin camına vuran yağmur sesi onun biraz daha romanın içinde yitip gitmesine yardımcı oluyor, gözleri ekranda yazıyor da yazıyor.. .
Böyle düşünmüştüm, uykum kaçıp da gece yarısı uyandığımda. Kim bilir, benim gibi daktiloyla yazıyor olsa, belki daktilo seslerini de duyacaktım. Çünkü ben de penceredeki yağmur sesini duyuyordum.
Oydu. Daha da güzelleşmişti. Saçlarını sarıya boyatmıştı. Tanımıştım, gözlerinden tanımıştım. ışıldayan iki gözlü pınar... iki elimi birden tuttu. Sarıldı, yanaklarımdan öptü.
"Ne zamandır göremiyordum sizi. Hasta mıydınız?" diye sordu.
Başımı salladım. Ama hasta değildim.
"Ondan. . ." dedi.
Yanındaki yakışıklı adamın elini tuttu, çekti.
"Bak tanıştırayım." dedi.
Benim adımı söyledi. Yakışıklı kişinin adını söyledi. Ekledi:
"Kocam... Bir yıl oldu evleneli..."
"Aaaa kutlarım." dedim.
"Çok mutluyum. Birbirimizi çok seviyoruz."
Erkek başını sallıyordu. Kanıtlamak için karısının elini tuttu. O da karısı gibi kocaman gülüyordu.
"Aynı işyerindeyiz. Zaten orada tanıştık. Ah, bende telefonunuz da yok, adresiniz de yok. Sizi nikahıma çağıracaktım. Kocam da çok istemişti.."
Erkek başını sallıyordu. Elindeki şarap bardağını kocasına verdi. İki eliyle sol elimi tuttu. Yüzünü bana yaklaştırdı. Soluğunu yüzümde duyumsuyordum.
"Siz bana romanımı soracaksınız değil mi? Başladım... Evet evet başladım. . ." dedi.
Romanını sanki bitirmiş gibi heyecanlıydı. Göğsü kalkıp iniyordu. Arada bir kocasına bakıyor, onaylatıyordu. Erkek durmadan başını sallıyordu.
Enerimi bıraktı, kocasının beline dolandı.
"Ama ağır gidiyor. Hep böyle mi olur? Ağır mı gider? Sizde de mi öyle oluyor, yoksa bütün yazarlarda böyle mi oluyor? Hı, yırtıp attığınız oldu mu hiç?
"Attım."
"Attım" derken hıçkırığımsı bir ses çıkardı. Yüzünü hüzün kapladı. İçini çekti. Kocası da içini çekti. Erkek elinde tuttuğu şarap bardağını karısına uzattı. İkisi birden bardaklarını dudaklarına götürdüler.
Kocasına seslendi:
"Koş bir rakı al gel hocama…" Suçlu gibi mi duyumsuyordu kendini acaba? Yüzüme öyle bakıyordu. Sonra birden o eski gülücüğüne büründü.
"Bir güzel olacak ki romanım" dedi. "Kim bilir, belki çok beğenirsiniz, bir yazı yazarsınız romanım için... Şu evlilik biliyorsunuz... İki insan, iki ayrı dünya... İki dünyadan bir dünya oluşuyor. Elbette zaman geçiyor... Geçti o zaman... Şimdi romanım beni bekliyor. Biliyor musunuz, dün gece altı saat yazdım..."
Gözlerini yere indirdi. Sesi bir inilti gibi çıktı.
"Ama yırttım..."
Kocası bana rakı getirmişti, teşekkür ettim.
Bu kez unutmadı. Adresimi ve telefonumu aldı.
Ondan ne bir mektup geldi ne de telefonumu açtı. Zaten ben o karı kocayı unuttum.
Bir imza günüydü. Başım çok kalabalıktı. Sırada bir çocuk vardı. Sanırım birinci sınıftaydı. Çocuklara çok ilgi gösteririm. Adını sordum, okulunu sordum. Saçını okşadım. Aaaa, yanda onlar, o karı koca... Dudağının ucunda iki kırışıklık oluşmuştu kadının. Ama gözleri yine aynıydı. Baharından, orta yaşına geçmişti. Gülüş, yine yarılmış koca bir nar. Gamzesi sanki biraz büyümüş.
"Bizim çocuğumuz." dedi kadın. "Pelin."
Erkek başını salladı. Belki de Pelin, kadının tıpatıp çocukluğuydu. Kocaman gözleriyle annesine çok benziyordu. Onun da yanağında aynı gamze vardı.
Bu kez ben sordum.
"Roman?"
Başını salladı.
"Bitiyor." dedi. "Yani bitecek…"
"Aaaa öyle mi?" dedim.
Karı koca başlarını salladılar. Başımı uzattım. Çocuk yanaklarımdan öptü. Kadın da erkek de öptüler. Kadın:
"Belki gelecek yıl bende bu kitap fuarında..."
Çocuk da başını salladı. Kadın:
"Başınız kalabalık. Biz, sizin zamanınızı almayalım" dedi.
Gittiler.
Kitabı belki de şu karşımızdaki yayınevi basardı. O karşıda ben burada kitap imzalardık. Belki de küçücük bir yayınevinin bir aktar dükkanı büyüklüğündeki yerinde ufacık bir masanın üzerinde kitaplarım imzalardı.
O haberi okuduğumda çok üzüldüm.
Vildan, romanını yazdı mı yazmadı mı? Belki de gerçekten yazdı yazdı, yırttı attı. Bilmem ki, belki de gerçekten yazdı, Bir yığın bilgisayar çıktısı kağıt oracıkta çekmecenin gözünde duruyor. Belki de kurdeleyle bağlı, bir çekmecenin içinde. . .
Bilmiyorum. Belki de hiç yazmadı. Bir sözcük, bir tümcecik bile yazmadı, bir paragraf oluşturmadı. Acı haber şöyleydi:
"Kazada anne Vildan, baba Tunç öldüler. Pelin Kürekçi yaralı olarak kurtuldu..."
Arabanın parçalanmış fotoğrafı.. .
Çok çok çok üzüldüm. . .
Bana kalırsa Vildan romanını yazdı. Okudu, iş buldu, evlendi, çocuğu oldu. Umutları, coşkuları, baharları, kışları vardı. Yaşarken yazdı bunları Vildan...
Yarım mı kaldı? Hiç mi yazmadı?
Belki Pelin yazacak...
afrodisyas - sanat / sayı 2
nisan / mayıs 2007