Sevda Güngör

PATAVATSIZ PRENSES VE BİR CÜCE

(ilk yayını)

Belediye otobüsüne binmiş Ereğli ilçesine doğru gezmeye gidiyoruz. Teyzem, otobüsün en sonundaki büyük koltukta tam cam kenarında, ben ise ortaya oturmuştum. Otobüs bir sonraki durakta yeniden durdu ve birçok insan bindi. Benim yanım boş olduğundan yanıma ben boylarda bir çocuk oturdu. Göz göze gelirsek şımaracak biliyorum. Sonra yol boyunca havasını çekemem. Çaktırmadan da yan yan bakmıyor değilim ama. Kumaş pantolon giymiş. Aynı büyük adamlar gibi  ayakkabısı da var. Ne sinir kendini büyük sanıyor olmalı. Elleri de pek yumuk yumuk. Ama bu kadar çocukta kıl mı olurmuş? Şaşırıp birden yüzüne bakıyorum. Bakmamla otobüste  çığlık koparmam bir oluyor. Teyzem yerinden hopladığı gibi bana sarılıyor. Telaşla bağırıyor:

 

“Ne oldu… Ne oldu?”

 

Ağzımı açıp konuşamıyorum korkudan. Yalnızca teyzeme doğru sokuluyorum. Yo hayır, sokulmuyor kucağına oturmuşum bile. Bacaklarım o küçük şeye değerse kopacakmış gibi, teyzemin bacaklarının yanına sıkıştırmaya çalışıyorum. Bütün millette bir konuşma, bir bakış, bir acıma, bir şaşma…  Teyzem kısa süre sonra şaşkınlığını üzerinden atıyor. Neden sonra bu yanımdaki adam, çocuk,adam çocuk,çocuk adam ya da adı neyse, O’ndan korktuğumu anlıyor ve  biraz kızmış biraz da mahcup yanımızdaki şeyle konuşmaya başlıyor.

 

“Kusura bakmayın, O sizi tanıma şerefine erişemedi daha.”

 

Yanımdaki şey, benim dehşet dolu bakışımın altında gülerek konuşuyor;

 

“Rica ederim Hanımefendiciğim. Ben alışığım bu durumlara. Önceleri çocuklar korkar benden sonra da evimden çıkmaz keratalar”

 

Teyzem beni yeniden koltuğumdaki yere oturtup kelimeleri seçerek konuşuyor;

 

“Hatırlıyor musun Ayşeciğim, hani Yedi Cüceler ve Pamuk Prenses filmini seyretmiştik… Eski bir Türk filmiydi…”

 

“Evet…”

 

“İşte, oradaki yedi cücelerden Aydın Amca, hani ‘Biricik’ olan.”

 

“Ne yani, yedi cücelerdeki cüce mi? Buraya nasıl geldi?”

 

“Ereğli’de oturduğunu söylemiştim sana, hatırlamadın mı?”

 

Teyzem beni bırakıp yeniden Cüce Aydın’a dönüyor.

 

“Nasılsınız? Ağabeyiniz Ayhan ölmüş. Duyduğumda çok üzüldüm. Siz beni hatırlamazsınız. Erdemir’in kooperatifi Erko’ya her gittiğimizde kız kardeşimle sizi görürdük. Babam ile sohbet eder arada bize takılırdınız. Ellerinizden tutar çarşının içinde gezerdik.”

 

O mekanik sesiyle konuşuyor;

 

“Evet, ağabeyimi kaybettik. Annem ve ben kaldık şimdi evde. Emekli olduğum için canım da sıkılıyor. Hava almak istedim ama, işte gördüğünüz gibi yeni nesil tanımıyor bizi. Hatta korkuyor. Eskilerden bilenler tanıyanlar olunca sohbet ediyoruz, canımıza neşe katıyoruz…”

 

“Ayhan Ağabeyiniz çok esprili bir insandı. ‘Fıstık’ diye takılırdı bize. Ereğli’ye ne zaman gelsek illaki sizi görür, uzakta dahi olsak koşarak yanınıza gelirdik. Esnaftan adamlar kucaklarına alır gezdirirlerdi sizi…”

 

“Hafızanız ne kadar da iyi. Çocukmuşsunuz oysa ki. Erko da kapandı, eski dostlar da bir bir aramızdan ayrıldı.”

 

“Evet ama, hem sinemada hem de canlı canlı karşısında  görünce, o muhteşem filmin kahramanını nasıl unutur insan? Keloğlanla ilgili olan filminizi de izlemiştim sizin. Sahi artık film yapmıyor musunuz?”

 

“Nerdee, unutulduk gittik. Film olmasa bile eski arkadaşları görmek, hal hatır sormak için çağırsalar, o da yok. Neyse ki çocuklar ve hiç büyümeyen çocuk arkadaşlar, komşular var. Onlarla beraber eski günleri hatırlıyor, eğlenceler yapıyoruz.”

 

Cümlesini bitirirken o minik elini bana uzatıyor. Bir yandan da kahkaha atıyor;

 

“Dokun Pamuk Prenses, dokun. Yemem seni. Neden korktun benden söyle bakalım.”

 

Uzattığı elini tutuyorum. Tıpkı babamın elinin yumuşaklığında ama, sanki bir arkadaşımın eliymiş gibi de küçücük. Sesi de çok ilginç. Devamlı gülüyor konuşurken.

 

“Korkmadım, şaşırdım. Hem ben seni tanıyorum filmlerden ama, orada daha şeysin. Daha.. şey…”

 

Kahkaha atarak…

 

“Daha küçük diyecek ama olmadı… Daha gencim Küçük Prenses. O film yapıldığında sen dünyada yoktun. Ben de çok gençtim. Hanımefendi belki yeni doğmuştu, belki de henüz doğmamıştı. Bizler çocukluk boyumuzda kalıyoruz, hiç büyümüyoruz.”

 

Yaptığım patavatsızlığı nasıl düzelteceğimi bilmiyordum.

 

Gideceği yere gelmiş olmalı ki yerinden zıplayarak iniyor. Ben de onunla beraber koltuktan inip yanağına bir öpücük konduruyorum. Tıpkı filmlerdeki Prensler gibi sağ elimi sağ eliyle tutarak hafifçe öpüyor. Başını kaldırmadan göz kırparak bana bakıyor. Gülümsüyor.

 

“İyi günler Prensesim”

 

“İyi günler Biricik…”

 

Otobüsün yüksek basamaklarından inemeyince arkadaki gençlerden biri kucağına alarak yere indiriyor. Otobüs yeniden hareket ederken tüm bakışlar altında ayaklarını iki yana ayıra ayıra yürüyor. Arkama dönüp uzaklaşan, daha da küçülen bedenini izliyorum. Minik elleri ile otobüsün arka camından bakan bana el sallıyor. Gittikçe ufalıyor.

 

01.04.2008