Sevda Güngör

SEVGİLİM

(ilk yayını)

 

Gülüşünü hediye et bana. Ellerini sonra.

 

Uzun zamandır susuyorum. Hep birikerek, hep zamanın gelmesini bekleyerek susuyorum.Ördüğüm dantelin motifi büyüdükçe terleyen avucumun rengini görüyorum; beyazdan kirli beyaza geçiş yapmış oluyor. Bakıyorum uzun uzun. Aynaya bakar gibi görüyorum dantelimden kendimi. Ördüğüm kısımları katlayıp katlayıp çatal iğne ile tutturmuşum. Açıyorum iğneyi kurtarıyorum kilitli kalmaktan. Dizlerimin üzerine yaydığımda bir sürü kuş ve çiçek motifleri dökülüyor dört bir yana.  Geçen hafta ellerime kına yakmıştım. Henüz tazeyken almışım elime demek ki, kızarmış bir kısmı. Yoğurtlu patlıcan ezmesini ne çok severdin. İşte şu kuşun kanadına gelen hafif esmerlik sana yandığımın, yiyemediğine yandığımın resmidir. Baca tıkalıydı salı günü. Boruları çıkarıp silkelediydim. Her tarafım is içinde kaldı. Ellerimin çatlaklarına, tırnaklarımın içine kadar is oldum. İşte bu karartı da ondan. Ağladıydım, izin vermezdin hiç benim soba yakmama bile.

 

Üzülmen için anlatmıyorum bunları sana. Yıkayacağım tabii dantelimi. Öyle kirli kirli kim serer zaten. Yıkadım mı geçiverecek hemen.

 

Hayat devam ederken radyo oyunlarını dinlerdim. Yüzleri hayal ederek, oyunun içine alarak kendimi. Hem işimi yapar hem de oyunları takip ederdim. Arkası yarın saatleri bittiğinde arkadaşların, çocukların getirdiği kitapları okur, nasıl da heyecanlanır; gece yatarken dahi elimden bırakamazdım.

 

Arkası Yarın/lar sustu.

 

Gençliğim de sustu. Sen gittiğinde doğan çocuklar senin gittiğin yaştalar şimdi.

 

Kendimle baş başa kaldığımda, içimdeki yılgınlık, öfke, keşkeler, neden sen, neden sen çığlıkları başlardı bağırmaya. Çıldıracak gibi olur yılgınlığa düşerdim. Tam böyle anlarımda çıkıp geliyorlardı ellerinde sazları, dillerinde şarkılarıyla. Sanki biliyorlar da bu karanlık kuyularda kaybolmayayım diye ses oluyorlardı bana, yoldaş oluyorlardı. Yalnız olmadığımı anlıyordum o vakitler. Dediklerini düşünüyor, mahcup gülümsüyordum. Gülüyordum istediğin gibi. Meğer ne çokmuşuz. Meğer ne çokmuşuz…

 

Onlar da varmış, onlar da benim gibi düşünüyorlarmış. İtiraf ederdik. Çok zamanlar nasıl öfkeli, nasıl yılgın ve bitkinken hayata yeniden sarılışımızı itiraf ederdik birbirimize. Çocuklar, o genç çocuklarda sizi görmenin sevinci güç oluyordu bize. Onları kol kola birbirimize destek vererek gittiğimiz toplantılarda, anmalarda, halaylarda, meydanlarda bazen de cumartesi günleri benim gibi yaşlı kadınların yanlarında görürdük… Bunları televizyona vermiyorlar. Televizyonlar birilerinin ellerinde sevgilim. Sizi televizyonda, bizi televizyonda göstermiyorlar.

 

Sevgililer günü oysaki bugün. Kutsadıkları sevgi günü. Sevgililer günü.

 

Yüzün vesikalık bir resim gibi kalbimde asılı durur.

 

 Fotoğraflar büyümez ve yaşlanmaz ki. Hiç yaşlanmadın. Bense yaşlanıyorum gitgide.. Haberlerin gelseydi bir akşamüstü ajansından. Nasılsın iyi misin bilseydim.

 

Aç olmasam da baktıkça televizyondaki reklamlara, mutfakta, buzdolabının önünde, o çok sevdiğin böğürtlen reçelinden yerken yakalıyorum kendimi. Şekerim var biliyor musun? Bazen istemediğim bir şarkı dilimden düşüveriyor paldır küldür.  Oysa ki bu  şarkıların ne dediğini bile bilmiyorum. Sanki birileri beynimize yavaş yavaş nakşediyor istedikleri şeyleri. Kendimi yeniden divanın üzerine atıveriyorum. İstediğim değil istemediğim görüntüler her daim evin içinde. Bu yüzden çok kere sinirlenip televizyonu açmama kararı alıyorum.

 

Mavişinin gözleri eskisi gibi değil artık, ne örgü örebiliyorum ne de  rahat kitap okuyabiliyorum. Sonra sinirimi unutup canıma yoldaş diyerek televizyonu yeniden açıyorum.

 

Sokağa atması için bir şeyler…

Reklamlar, tüccarlar, sevgililer günü.

 

Sokağa atıyorum kendimi. Neredeyse tuvalete girsem bir satıcı elinde kırmızı kalpten bir balonu uzatıverecek  ve  “hediye al bunu” diyecek. Gözü açık kabuslar görüyorum.

 

Sevgililer Günü diyor sevgilim. Sevgilisin sen de. Sen ve diğerleri… Sevgili ülkene, sevgili halkına karşı en güzel hediyeyi vermek için baş vermediniz mi? Geriye o cesur sözleriniz ve mezarınız kaldı. Hatta bir taşı bile yok kiminizin. Yok aklım o kadar karışmadı henüz. Mezar taşından bahsediyorum. Sevgilinin elinde bir taş bile bulup uzanamayan öksüz karanfili hatırlıyorum. Evet dün gibi hatırlıyorum. Kiminiz binerken o ata, “mücadeleye gidiyorum” dedi. Kiminin yaşı küçük yüreği büyüktü. Kimi postalını bıraktı, kimi parkasını.  Kimi alacaklıydı yar dudağından, kimi atını kırbaçlayacak kadar cesur.

 

Sizi televizyonlar vermediler

 

Seviyorsunuz diye ülkeyi, insanları, halkları… Seviyorsunuz diye bağımsızlığı ve uğrunda kavgayı sevmediler sizi. Bilemediler umut olacağınızı binlercesine. Bilemediler susturunca sizi, haykıracağını binlercesinin.

 

Balonlar olmalıydı ellerinizde, kırmızı kocaman balonlar. İplerini istediğiniz yerde salacağınız şişirilmiş balonlar, derinden gelmeliymişsiniz. Yerin binlerce altından. Elleriniz uzun olmalıymış, hesaplarınız çapraşık, renginiz karışık olmalıymış sevgilim. Olmadığınız için bütün bunları başınızı aldılar. Bilemediler ki o başlar tarihe yazıldılar.

 

Bağışla beni.

 

Bağışla beni sevgilim. Seni her gün severken, inadına yaşamak, yaşadıkça seni inadına her gün sevmek boynumun borcu.  Şimdi bağışla ki Sevgililer Günü diye bağırılan bugünde, yanlış tele basılmış bir sazdan çıkan ve sanki doğrusu buymuş gibi kulaklarımıza sokulan bu sesin doğrusunu çığıracağım. Bu ses benim değil,  gidenlerin ardındaki sevgililerindir. Sesim sana değil tüm gidenleredir. Sevgilim, seni gelecek güzel günlerin inancıyla seviyorum. Ve bu türküyü her gün söylüyorum.

 

Şimdi susma zamanı değil. Beynim henüz çalışıyorken ve birikmişken sana. Konuşma zamanı. İsteme zamanı.

 

Direnen gençlerde gülüşünü hediye et bana, ellerini sonra.

 

14.02.2008 02:18