Selahattin Özakın
SON VAPUR
(ilk yayını)
Kimse inmedi bu gece gecenin son vapurundan. Bir sürü insan inerdi oysa hep. Son yolcuları izlemeyi adet edinmiştim haylidir. Hemen hemen hepsi yorgun yüzlü olurdu. Yazın adada, restoranlarda, otellerde, pansiyonlarda çalışırlar, kışın da şehirde işçilik yaparlardı. Yani hepsi her zaman mevsimlik işçiydiler. Ve mutlaka çalıştıkları yerlerde mesaiye kalırlardı. Zaten son vapur yolcularının neredeyse hepsi onlardan oluşurdu. Seyrekti, bu sabıkası olmayanlar son vapurda. Bir umuttu seninki işte! Aykırı bir yolcuyu karşılama umudu…
Yıkık yıkık, sürüklenerek iskelede yürüyen bir yolcuya güven veren dokunuşunla hoş geldin demek için, sektirmeden her gece iniyordun iskeleye. Gerçi gelenlerin hepsi de yıkıktı aslında. Ama onların yıkıklığı alışılmış bir şeydi. Bedenlerinin eskimişliğindendi onların yıkıklığı. Ruhları… aslında ruhları yoktu onların. Ruhsuzlukları kendi suçları değildi. Bedenleri öyle yıpranmıştı ki hepsinin… bir de ruh yıkıklığını taşıyamazlardı. Bu nedenle ruhlarını köreltmişlerdi. Yine eli boş döndün. Her dönüşünde yaptığın gibi, adaya ilk gelişini düşündün, en ince ayrıntısına varana dek. Yıkıktın. Sürüklenerek yürümüştün iskelede. İntihar etme kararıyla gelmiştin adaya. Yaşam, kaldıramayacağın kadar duygu anarşisi yüklemişti yüreğine. Her yandan kuşatılmıştın. Bozgun, tek ya da bir iki cephede olaydı üstesinden gelebilirdin belki. Bütün cephelerin düşmüş, kimliğinin odağına teslim bayrağı çekmeye mecbur bırakılmıştın.
Dışarından bakıldığında bu halinin görülebilmesi olası değildi. Hatta zaman zaman gülümseyip iyi dileklerini sunduğun bile oluyordu etraftakilere. Aslında bu halin bile, teslim olduğunun göstergesiydi. Öyle ya! İçin kan ağlayacak… ve sen bunu dışarıya yansıtmayacaksın! Yansıtamayacaksın!...
Bozgununu yalansız yaşamak ve yiğitçe ölmek için geliyordun adaya. Vapurdan adımını atar atmaz bütün gerçekliğiyle yaşamaya başladın ruh çöküntünü. Görmeden bakıyordun etrafa. Etraftakilerin de seni görüp görmemesiyle ilgilenmiyordun. Görmeden bakıyordun çünkü. Görmeyi, vapur iskeleye yanaşmadan çok önce, havanın müthiş soğuk olmasına rağmen, kıç taraftaki açıklığa çıktığında başlamıştın. Göz yaşların yanaklarında donacaktı neredeyse. Yani son derece soğuktu. Ama sen duymuyordun soğuğu. Salt görmeyen değil, duyumsamayan, duymayan olmuştun o an. Yani aslında, vapura bir ceset gibi binmiştin. Bir ölüydün artık sana göre. Ölü olmanın bir tek koşulu kalmıştı: bedensel olarak da ölmek! Bunu adada halledecektin. Öyle karar vermiştin. İşini usulca bitirmek için son vapuru beklemiştin. Ruhsuz yorgunların vapurunda kimse senin ayırdına varmaz, varamazdı. Eğer vapurdan birlikte indiğiniz ve hiç ayırdına varmadığın o kadının, senin ardından yetişip, tam yanından geçerken, sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi, "Yaşam, her şeye rağmen yaşanılasıdır!" demesiyle irkilmeseydin ve kim olduğunu bile öğrenemediğin o kadına aşk duymasaydın o an… şimdi çoktan çürümüş bir beden ve yok olmuş bir ruhtun.
Her son vapuru, o sesin sahibiyle karşılaşma umuduyla bekliyordun. Ya da… tıpkı sen gibi yıkık bir son yolcuya, sana verilmiş olan duyguyu vererek ödemek istiyordun borcunu.
08 10 2007