Ruşen Ergün

BİR ANIMSAYIŞ. BELKİ DE HER DAİM…

(alsa yayını)

 

Bayılırım biber dolmasına…

En güzeli etlisi…

Tarifte iki avuç pirince üçyüz gram kıyma diyor.

En iyisi yarım kilonun tamamını koymak. Yerken ağzına et gelmeli.…

Et dedim de…

 

Et ve Balık Kurumunun önündeyim. Ayağımda naylon çarık.

Güneş tepeye yükselmekte. Sıranın bana gelmesini bekliyorum.

Kahvaltı sonrası yollara düşmüşüm yine. Allahtan ayda ikiyi geçmezdi düşmelerim.

Kuyrukta her bağdan bir kezek…. Genci, yaşlısı, çirkini, yakışıklısı, uzunu, kısası, zayıfı, şişmanı…

Kuyruk boyunca ayakta dikilenleri inceliyorum.

Bense kimselerin umrunda değilim.

 

Sevim’in saçları sarı, gözleri yeşildi.

Annesine benzermiş, komşu Sultan teyze başka bir komşunun kulağına eğilmiş söylerken duydum. 

Babalarımız aynıydı oysa.

Ben anneme çekmişim. “Sen benim kopyamsın” derdi annem. “Kıvırcık salatam” diye severdi saçlarımı okşarken.

Saçlarım…

Tarak zor işlerdi içine. Her sabah bir tas suyu yanına koyar elindeki tarağı içine batırıp batırıp saçlarımı tarardı anneannem. “Kınalı gelin” türküsü eşliğinde kafamda dans ederdi tarak.

Her zaman bizimle değildi anneannem. Üç dört ayda bir, beş on günlüğüne gelirdi yanımıza. O yokken annem tarardı saçlarımı. Ama her sabah önce Sevim’in saçları taranırdı. Sonra benim… Bana sıra gelince yorulurdu annem. Bu yüzden okula başladığımda kısacık kestirdi saçlarımı.

Tepemde simsiyah kıvır kıvır bir bostan.

Bir tek o mu? Bıyıklarım bile vardı. Siyah siyah… Uzun uzun…

Allah öyle kıllı kılçıklı yaratmış işte, ne diyeyim.

 

Sevim benden iki yaş büyüktü. Abla dedirtmezdi.

Ama ondan küçük olsam da Et-Balık Kurumu’na hep ben giderdim.

Zaten Sevim canı ne isterse onu yapardı.

Ev sahibinin kızı Asiye’yle oynardı en çok, beni yanlarına almazlardı. Anneme söylediğimde “sen küçüksün, onlar büyük” derdi annem.

Büyükse Et-Balık Kurumu’na gitse ya.

“Babanın yanında böyle deme sakın” diye sıkı sıkı tembihlerdi annem.

 

Kuyruğun en arkasından en başına gelebilmek için saatlerce ayakta beklerdim.

O kadar beklemeye de bir kilo kuşbaşı, bir kilo kıyma alıp dönerdim eve.

Hem eti, hem de kıymayı avcum kadar parçalara böler, poşetlere yerleştirip buzluğa koyardı annem. Her yemeğe bir parçayı kullanırdı.

 

Soğanı bol olsun. Hatta sarmısağı da… Malzemeyi ne kadar bol tutarsam o kadar lezzetli olur.

 

 

Soğan doğrarken gözlerim çok yanardı. Sicim gibi inerdi gözyaşlarım.

“Bir yaşından beri neler çektik! Gözünü esirgeeeee” diye bağırırdı anneannem.

Bir gece ateşim çok yükselmiş. Ne yapmışlarsa düşürememişler. Bir gözüm kaymış.

Şımarık çocuklar “şaşkaloz” diye seslendiler.

Biri diğerinden kısa olan ayağımı fark edenlerse “seksek” dediler adıma.

Ev sahibimiz Hacı dede “günah” diye bağırırdı çocuklara. O deye dursun… Günahı öğrenmeye niyetleri olmadı hiç.

 

Bir demet maydanoz.. İnce ince kıyılmış..

 

İnce işleri öğretmedi annem.

Hiç kanaviçe ya da hesap işi bilmem ben. Bir bildiğim örgü.

O zamanlar, hazır kazaklar çok pahalıydı. Ben de sevdiklerime örer örer hediye ederdim. İpini onlar alırdı. Emeği benden…

Kendime örmeyi çok istedim. Başladıklarımın sonu gelmedi bir türlü. İplerim kördüğüm oldu her ilmekte.

 

Sevim işlemelerinden hiç birini kimselere hediye etmedi.

Bana da verdiği; hepi topu bir oda, bir de mutfak takımı.

 

Nane… Dolmaya çok yakışır. Tazesi varken kurusuna gerek yok.

 

 “Tazecik kız” derlerdi Sevim için… “Kim görse beğenir”miş.

Beğenir elbet. Allah övmüş de yaratmış.

Onaltısında  görücüleri gelmeye başladı. Yirmisinde doktorla evlendirdiler. Kilolarca altın takıldı.

 

Bir kaşık biber, bir kaşık da domates salçası…Etli dolma dediğin kıpkırmızı olmalı.

 

Kırmızı bir tuvalet giymiştim Sevim’in düğününde.Teyzem de saçlarımı topuz yapmıştı.

Komşumuzun köyden gelen akrabası… Nasıl oldu, vallahi bilmiyorum. O gece gözlerini hiç ayırmadı benden.

Daha önce de onun gibi bakan olmamıştı. Niye o kadar çok bakmıştı ki? Ben de mi güzeldim yoksa?

 

Yağını unutmamalı. Sıvı yağı şöyle incecikten gezdirivermeli harcın üstüne.

 

 İncecikmiş belim, tatlıymış dilim, beni gördüğünden beri, niceymiş hali.

 

 Daha önce tatmadığım duygular tek tek gelip kalbimin üstüne panayır kurdular. Yüzümde kıpkırmızı güller, tomur tomur. İlk işim sıra arkadaşım Türkan’a müjdeyi vermek oldu. Artık benim de bir sevgilim var!

 

Okulun kapısından çıktığımda bakarım ki, köşede bekliyor. Bakışır, gülüşürdük.

Sonra Hisar Pastanesi’nde buluşmaya başladık. Paramız olduğu günler frambuazlı yaş pasta ya da suphangle yerdik. Olmayınca da limonata içerdik, bazen de çay…

Tenhaları gözlemeye başladık sonra.

 

Eve dönüşlerimde dudak kenarımda kalan tadıyla avunurdum. Kulaklarımdaki tatlı sözleri,  gülüşleriyle…

 

Derken vazgeçilmezim oldu. Havam, suyum, ekmeğim…

Deli gibi… Deli gibiydik ikimiz de… Deli gibi seviyor,. Deli gibi özlüyorduk Deli gibi istiyorduk

Deli… Deli… Deli…

 

Koymayı unuttuğum bir şey var mı ki? Hay Allah en önemli şeyi unuttum. İstersen

dünyanın en mükemmel yemeğini yap, tuzsuz bir şeye benzer mi? Tuz tabii!… İki tatlı

kaşığı tuz.

 

Tuzlu tuzluydu teni. Dağılırken koynunda, oynadığım en zevkli oyundu.

Onun gibi kim sevmişti beni?

Ya kim öpmüştü öyle arzulu?

 Bırak onu… Ya kim bakmıştı öyle baygın baygın yüzüme?

 Kimmm?

 

Karabiber de katayım birazcık. Etli dolmaya iyi gider. Tat verir.

 

Tadııı yoook seeensiz geçeeen

Ne baharıııın neee yazııın

Naranaranaranay

Ne baharıııın neee yazııııın

Naranaranaranay

Kal ma dı te sel li siiiiii

Naranaranaranay

Ne şarkınııın neee sazıııınnn

Naranaranaranay

Ne şarkınıııın neee saaazııın.

 

Ahhhhh! Üniversiteyi kazandı ve gitti. Tadım gitti, tuzum gitti.

İnatla bekledim, tam 24 yıl.

Dönmedi.

Serdeki gençlik de gitti.

 

Harcımız hazır. Biberleri tek tek doldurduktan sonra tencereyi ateşe koymak kalıyor geriye. Bu akşamın yemeği dolma. Yanına bir çorba, bir de yoğurt. Daha artık başka bir şey ister mi? Sağı solu belli olmuyor ki! Mükellef bir sofra kursam “biz o kadar zengin miyiz, ne bu müsriflik” diye kıyameti koparıyor, önüne bir çeşit yemek koysam “bütün gün ne yaptın, önüme bu kadarcık şey mi çıkarıyorsun” diye veryansın ediyor.

 

Alıştım.  Alıştım.  Alıştım.

 

O tahta harabenin soğuk ve cansız odalarındaki tekil yaşamım geride kaldı artık. Duvarlardan süzülen rutubet içime sızmıyor, sızamıyor.

Mezar taşlarına akıtıyorum göz yaşlarımı, canım istediğinde.

Konu komşu, “Kimi kimsesi kalmadı, garibim”, diye acıklı gözlerini nişan almıyor üzerime.

Şehrin tepesinde evim, çarşı yirmi dakika.

Kaynana, kaynata derdim yok. Evleri ayrı, yolları ayrı.

Kocamın bir işi var, iyi kötü bir de maaşı…

Pazar kapımın önüne kuruluyor her Cuma.

İki aldığımın birini göstersem de, alıyorum bir şeyler, cüzdanım elverdiğince.

Saçlarım kısacık değil, bıyıklarımı da aldım.

 

Örgü iplerimin kördüğümlerini çözdüm tek tek. Kendime örüyorum artık.

Balkonumda fesleğenler, begonviller, sardunyalar bir tek bana açıyor.

 

Varsın dırdır etsin. Her zamanki gibi putlaşacağım yine. Zaten gıkım çıkmayınca o da bir iki söylenip susacak sonunda.

İlk yıllar bilmiyordum, savunmaya geçiyordum hemen.

Uslandım artık.

Cevap yoksa dayak da yok.

Konuşsun dursun kendi kendine. İki kadehten sonra yine sızmayacak mı televizyonun karşısında?

 

Varsın uyusun.

Ben de mutfağa gidip limonata yaparım kendime.

Varsın yarenliği olmasın.

Televizyon ne güne?..

Varsın kocalık yapmasın bana.

Beni namusu yaptı ya!

 

 

Öööömrüüüüm senii seevmeekle nihayeeeet bulacaaaktııır

Naraniranom

Yaaaalnıııızzz senin aaaşkın ilee ruuuhuuuuuuuum solacaaaaktııır

Naraniranom

Yaaaalnıııızzz senin aaaşkın ilee ruuuhuuuuuuuum solacaaaaktır.

Alsa / 14.04.2008

 

Varlık, şubat 2006