Ayşe Uyan
LEBLEBİ TOZU
Yine çocuğum bugün. Sen aklıma geldiğinde kadınlığımı unutup çocuk oluyorum. Ondandır herhalde hala çocuk ruhlu oluşum.
Görüşemediğimiz günlerde ne çok özlerdim seni. İki katlı ahşap evi; alt katta yatan inekleri, sabahları yumurtlamak için folluğa koşan tavukları, yüzme yarışı yaptığımız oluğu, Çataldirek yokuşundan aşağı tahta arabalarla yaptığımız yarışları…
Cam boyunca uzamış mısırlara uyanırdık sabahları. Evinizin dışını nasıl bir cilveyle sarmıştı hanımeli kıvrıla kıvrıla. Hem cilveli, hem mütevazı, minicik, ince, uzun çiçeklerinin kokusu sokağa yayılırdı. Ahşap evin merdivenlerini çıkan herkesin ayak sesini tanırdık seninle, yanıldığımız pek olmazdı. Bu gelen eniştemdi, yani senin baban. Biliyor muydun acaba babanın amcan, amcanın baban olduğunu?
“Hadi çocuklar kahvaltı hazır kalkın artık” diyordu, gözlerine bakarak, ne de çok seviyorlardı seni. Yıllarca çocukları olmadığı için çocuk hasreti çeken teyzeme,baban,
"Yengeciğim, bak benim beş çocuğum var ;ama sen Murat’ı bir başka seviyorsun. Benim çocuğum senin çocuğun, istersen Onu alıp sen büyütebilirsin” demiş.
Bu haber ailede çok büyük sevinçle karşılanmış. Ben hatırlamıyorum; çünkü o zaman ikimiz de bir buçuk yaşındaymışız. Yaşıttık; ama beraber büyüyemedik. Siz köyde biz sizden beş yüz kilometre uzakta, şehirde. Bütün tatillerde beraber olup sonunda yine el sallaşmak zorunda kalırdık. Görüşemediğimiz aylar boyunca biriktirirdik birbirimize anlatacaklarımızı.
Ne zaman alışmıştık hatırlamıyorum; ama hep el ele yürürdük.Otururken bile küçücük ellerimiz birbirine kenetli, kim bilir, kendimizi daha güçlü ve daha büyümüş hissediyorduk böylece. Cinsiyetimizin farkında bile değildik ki, ne sen erkek ne ben kız... Akrabaydık, arkadaştık, sırdaştık. Şimdi düşünüyorum da ne güzel başarmışız tüm çıplaklığı ile yaşanan dostluğu.
Eylülde ikinci sınıfa başlayacaktık. Ben birinci sınıfı şehirde okumuştum, sen köyde okumuştun. Hep aklın kalmıştı bende, o yaz tatilinde konu hep şehirdi.
“Nasıl bir yer şehirdeki okullar Mine anlatsana!”
“Off! Murat kaçıncıyı anlattım”
“Tamam sormayacağım bir daha, son kez şehri anlat bana”
Hala içimi acıtır bu cümle, kulaklarıma gelir sesin, o meraklı gözlerin gözlerimin baktığı yerdedir, keşke hiç ayrılmasaydık. Sen köylü Murat, ben şehirli Mine olmuşum ne önemi olurdu ki? Acaba aynı anneden olsaydık da böyle sever miydik birbirimizi, kardeşçesine, yaslanır mıydık birbirimizin omzuna?
Teyzemler kararlarını vermişler, artık Murat’ın geleceği için eniştem sigortalı bir işe girmeli, Murat da şehir okullarında okumalıydı. Annemle konuşuyordu teyzem,
“Abla sizin oralardan bir iş bulsa Kemal, hem sana da yakın yerden ev tutardık yoksa ben ne yaparım şehirlerde, çocuk da yabancılık çekmez Mine ile aynı okula gidip gelirlerdi”
“Ah kardeş ben istemez miyim şehir yerinde bir kardeşim olsun.”
Eniştem akıllı adamdır konuşmasını bilir, yarın çarşıya gidelim jeton alalım, arayalım,"Kemal ‘e iş bakıver, ne olur eniştem kurtar bizi bu köylük yerden” diyelim olmaz mı?Ben de bıktım köy işinden Murat’ımı sevecek zaman kalmıyor inan, kaynana, kaynata yok. Rahmetliler olsaydı gene el takarlardı, koca geçinmenin içinde kayboluyoruz, akşam olunca yatağa kendimizi zor atıyoruz. Biz köye tıkıldık kaldık diye çocuk da mı çoban olsun? Öteki kardeşleri şehirde yarın öbür gün gerçeği öğrenince kızmaz mı babasına? ‘Niye beni köye evlatlık verdin?’ diye.
Şimdi küçük bilmiyor, duymuyor ama büyüyecek. Kemal’in de sigortalı bir işi olsun. Hastalık var ölüm var. Hem benim şehir kadınlarından ne farkım var?“ deyip kahkahayı patlatmıştı, tabi arkasından biz de...
Sevinç çığlıklarımız köyün sessizliğinde yankılanmış, annemle teyzemin korkudan gözleri dışarı fırlamıştı. Çünkü muhabbete kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki varlığımızın farkında bile değillerdi.
Annem tarafından tebessümle atılan terlik bahane, kendimizi attık mutfağa, leblebi tozu kutularının başına. Köydeki tek bakkaldı orası fazla seçme şansımız yoktu, onu mu alsam, bunu mu? Neredeyse yarısı boştu rafların. Zaten her zaman da açık olmazdı, ya tarlada olurdu ya da sığırda Şefik Amca. Parayı kapınca arardık onu bakkalı açsın diye. Küçük paralardı annelerimizden kopardığımız. O’na
seslendiğimizi duyunca nerde olursa olsun o koca göbeğini önüne katıp gelirdi. Bilirdi bizim ne alacağımızı “leblebi tozu.” Ama her seferinde sorardı .
“Ne isteyesunuz bagalım uşakla?”
Sorusunun cevabını bildiği için de bir yandan da karton kutulara renk renk jelatin kağıtlarıyla üstü örtülmüş, paket lastiğiyle de tutturulmuş, yanında plastik kaşıkları olan leblebi tozlarını tezgahın üstüne çıkarırdı. Ben pembe jelatinli alırdım o lacivert.. Ben leylak alırdım, o siyah... Neden! Karanlığa mı gebeydi Murat leblebi tozu. Siyah mı doğuracaktı?
Teyzem, anneme şehir hayallerini anlatırken her şeyin bu kadar çabuk gelişeceğini o da kestiremezdi herhalde. Babamdan beklediği cevap o hafta gelmişti. Eniştemi kendi çalıştığı Erdemir fabrikasına bir sözüyle aldırmıştı. Babam muhtarı aramış:.
“Kemal işi gücü bıraksın pazartesi işbaşı yapsın, kadınlarda bağı bahçeyi evi toparlasın bizim evin karşısından evi de ayarladım” demiş.
Muhtar nefes nefese kapıya gelip bu haberi verdiğinde hepimiz şaşkınlıktan ve sevinçten ne diyeceğimizi şaşırmıştık. Hele biz, yani Murat’la ikimiz bakakalmıştık birbirimize. Demek aynı şehirde, hem de aynı mahallede hem de tam karşımızda…
İnanamıyorduk!..
Artık bir on beş tatil, bir yaz tatili görüşmeyecektik. Birikmeyecekti anlatacaklarımız, her şeyi beraber yaşayacaktık. Kalplerimiz sıcak kalsa da, buz keserdi her ayrıldığımızda ellerimiz. Demek artık hep sıcak kalacak. Bir de 'unutmamalıyım bunu Murat’a anlatmalıyım' düşüncesi gereksiz olacaktı. Bu çok güzel bir haberdi. Sevinçten delirebilirdik.
O hafta inanılmaz yoğun geçti. Bir yandan evi toparla bir yandan bağı bahçeyi. Teyzemin şansına o sene kurak geçmişti de, fazla bir şey yoktu bahçelerde. Olanları da köyün en fakiri Gökmen Teyzeye verelim demişti annem, yük yapmayalım kendimize. Evinin de düzenini bozma gene gelirsin tatillerde. Bizim evin fazlalıklarıyla olsa yine düzeriz evinizi zamanla alırsın en beğendiğini. Sadece üst baş
alalım o kadar. Baba ocağı burası kapatılmaz, arada gelir bacasını tüttürürsün.
Annemin sözleri mantıklı gelmişti teyzeme ve biz bir hafta içinde yolcu olmuştuk. Tabi Şefik Amcaya uğramadan yola çıkmamıştık. Yolluk almadan olur mu? Bu defa paramız çok, yolumuz uzun. Gofretler, balaban bisküvileri, krakerler ve tabi leblebi tozu.…
Sabah erkenden uyandık, Halil’in arabasından yerlerimizi ayırtmıştı eniştem; çünkü Çatalzeytin’e gitmek için başka araba yok, kaçırmamak için oldukça hızlı hareket etmemiz gerekiyor. Eşyalarımız yolun kenarına taşındı, küçük olanları Murat’la biz almıştık. Bir heves bir heves herkes telaşlı. Ama ben biliyorum ki bu köyü çok özleyeceğim. Neyse ki yazları gelme konusunda anlaşmışlardı annelerimiz. Ümidimiz vardı, terk etmiyorduk, gelecektik. Geçici ayrılıklardı bunlar. Murat’la yine bu
sokaklarda koşup oynayacaktık.
Çarşıdaydık işte, otobüsümüz kalkmak üzereydi. İte kaka valizlerimizi, bağdan bahçeden topladığımız ürünlerle doldurduğumuz çuvalları bagaja yerleştirmiştik.
Murat: “Mine, eniştem bizi aynı sınıfa yazdırabilir mi? Benim senden başka tanıdığım yok, kimse benimle köyden geldim diye arkadaşlık etmek istemezse?” demişti.
“Olur mu öyle şey Murat, ben bütün arkadaşlarımı seninle tanıştıracağım, bak gör herkes seni çok sevecek”
“Severler mi gerçekten?”
“Tabi ki severler deli!”
Nihayet gecikmeli de olsa otobüsümüz hareket etmişti. Kastamonu’ya kadar yolda gördüğü arabaları sayıyordu Murat.
“Vazgeç Murat, şehirlerdeki arabaları saymakla bitiremezsin”
“Gerçekten mi, o kadar çok mu?”
“Evet. Hem biliyor musun murat marka arabalar bile var. Bizim komşularımız almışlar. Bak gidince gösteririm sana.”
“Çok merak ettim Mine”
Kastamonu, Zonguldak derken evet gelmiştik Ereğli’deydik . Bizi karşılamaya Murat’ın Amcası, aslında gerçek babası, Mustafa Amca gelmişti. Babamla, eniştem işteymiş. Murat’ı görmeye gelmiş bir gün izin almış işyerinden ertesi gün dönecekmiş Karabük’e. Nasıl kucaklamıştı bizi. Özlemişti oğlunu.
O gece herkes yorgundu ama kimse uyumamıştı. Bir eğlence, bir mutluluk herkeste. Planlar, hayaller… annem, teyzem, ben ,Murat... Babamın bize bir sürprizi daha vardı. Okulun müdürüyle konuşmuş aynı sınıfa yazdırmıştı bizi. Her şey ne kadar da güzel ve şaşkınlık yaratacak kadar yolundaydı. Teyzem bir ara anneme dönüp,
“Abla nedense içime bir ateş düştü” demiş. Annem de her şey çok hızlı geliştiği için öyle hissettiğini söylemiş.
Çocukken bizi çok eğlendiren olaylardan biri de, yolcu selametlemekti. Mustafa Amca hazırlanıyordu. Yola çıkacaktı. Yola giden mutlaka bize harçlık verirdi. İşin en eğlenceli yanı da buydu zaten. Gelenek değişmemişti harçlıklarımızı almıştık. Bütün sülale yolcu göndermek üzere kapının önünde toplanmıştık. Kimse bizim farkımızda bile değildi. Murat kulağıma ,
“Bakkala gidelim mi?"dedi.
Güldüm,
“Ne istiyorsun?”
İkimiz bir ağızdan,
“leblebi tozu”
Kafama koymuştum bu defa yermiş gibi ağzımda bekletip O’ndan önce yüzüne püskürtecektim, gülen taraf ben olacaktım. Koşa koşa bakkala gittik. Sonra baktık annelerimiz durağa gidiyor. El ele tutuştuk peşlerine takıldık. Geldiğimizin farkında bile değillerdi. Düğüne gider gibi kalabalıktık, bu da bizi çocuk halimizle coşturuyordu. Gülüşüp kıkırdaşıyorduk, geldiğimizi fark etmediler diye. Biraz da yavaşız tabii, görürlerse eve dönün diye kızabilirler bize. Tam durağa yaklaştık onlar bizden önce asfaltı geçtiler. Önümüzdeki park halindeki otobüsten karşıdan gelen görünmüyor.
“Murat bir dakika dikkatli olmalıyız”
“Hadi geçelim”
“Hayır, Murat bak bırakma elimi, bir araba sesi geliyor, şu otobüs gitsin karşıyı görelim”
“Geçeriz”
“Geçemeyiz”
“Geçeriz”
“Bırakma elimi”
Kayıp gitti ellerin ellerimden, tutamadım seni. Acı bir fren sesiydi mahalleyi inleten, acı bir fren sesiydi yüreğimi titreten, olmamalıydı, ölmemeliydi… Çığlıklarımla şaşkına dönmüştü annemler. Murat!..Murattt!.. Karşıdan gelen 'murat arabasını' görememiştik. Ben sana böyle göstermeyecektim Murat, komşumuzun kapısında gösterecektim murat arabasını. Dinlemedin beni, ilk defa dinletemedim kendimi. Daha bir gün olmuştu şehre geleli. Sana şehri anlatmayacaktım seninle
şehirde yaşayacaktık. Olamaz, olmamalı. Ama olmuştu…
Elindeki leblebi tozu asfalta yayılmıştı, cansız bedeninin yanına, onu bile yiyememiştik, suratımıza püskürtmek için yarışamamıştık, mahalle arkadaşlarımla tanışamamıştın, aynı sırada oturamamıştık. Bu şehir nasıl da her şeyi yarım bıraktırmıştı, hala çok yarım…
14.02.08