Alkımsanat'a Hoş Geldiniz...

Ayşe Uyan

GÜL SESLERİ

(ilk yayını) 

“Söz ver bana, bu defa gideceğiz Ortaköy’e”
Anlaştık. 

Uyandığımda saat 4.30 olmuştu. 5.00 otobüsüne yetişmek zorundaydık. Yorucu bir gün olacağını  şimdiden biliyordum. Uzak bir yolculuğa çıkarken evimin kapısını çektiğimde içimde hep bir sıkıntı olur. Eskilerin deyimiyle; gidip de dönememe, gelip de görememe duygusunun sanrısı mıdır ne!..


Buz gibi bir “mart” sabahı… Şapkalarımızı,atkılarımızı,kabanlarımızı tam kuşanmışız. Ellerimiz  ceplerimizde, nefesimizden çıkan dumanlar neredeyse gözümüzün önünü görmemize engel… Sokakta tıkır tıkır ayak seslerimiz, nadiren geçen arabalar, birkaç kedi… Malum aylardan mart… Neyse ki yetişebilmiştik otobüsümüze. Üstümüzdekileri çıkarıp yerimize oturduğumuzda  ayaklarımıza gelen sıcaklıkla başlamıştı yolculuğun keyfi. Hele de çay, kahve servisinden sonra  keyfimize diyecek yoktu. Artık hayal saati başlamıştı. Nasıl bir yerdi acaba şu “Ortaköy” dedikleri. Gerçekten de farklı bir havası mı vardı?..  Beni de etkileyecek miydi?.. Bir an önce ilk sebebimiz olan ticari alışveriş kısmını halledip arta kalan zamanımızı kendimize ayırdığımızda anlam  kazanacaktı bence “İstanbul” seyahati. Şunu mu alsak bunu mu? Şu firmada şu daha ucuzdu ya da  daha pahalıydı… Peşin mi, çek mi faslını, epey bir koşturup, yorulduktan sonra halledebilmiştik. Bu  arada açlığımızı simit ve çayla bastırmış kendimizi Ortaköy kumpirine saklamıştık. Kadıköye geldiğimizde vapur kalkmak üzereydi. Martılar, evet martılar! Onlara eli boş gidemezdim. Köşedeki simitçiyle göz göze geldik bir anda. Simitçi de beli ki benimle aynı fikirdeydi. Ona doğru yürürken telaşımı anlamış olmalı, kağıdı sermiş üstüne bir simit koymuştu bile. Her şey o kadar koşar adımdı ki, jeton alıp turnikeden nasıl geçtiğimi hatırlamıyordum, sanki uçtuk. İkimiz daha önce anlaşmış gibi direkt iskeleye çıkarken burnumuza takılmıştı çay ve tost kokusu…

 
Vapurun boğuntulu sesini duyduğumuzda çımacıların yüzlerini görür gibiydim. Nasırlı elleri soğuğu hissetmezdi herhalde… Halatları üstlerine , başlarına çarpa çarpa toplarlardı sanırım. Şimdi dalgalarla ve martılarla yarış başlayacaktı. ”Çaylar” diye bağırınca çaycı, irkilmiştim bir anda. Manzaranın güzelliği, dalgaların akisli dansı, martıların havada simit kapma mücadelesi… İstenirse ekmeğini havada karada bulursun düşüncesi…

 

Oturduğumuz için yorgunluğumuzu bir nebze atabilmiştik. Ne de çabuk gelmiştik. Vapurun boğuntulu sesi tekrar duyuldu, halatlar atıldı, daracık merdivenlerden sıra sıra inildi. Evet! Artık soluduğumuz hava Ortaköy’ün havasıydı. İlk gördüğüm boğaz köprüsünün ayağı idi. Köprü bir ayağını  inatla basmış ki kaldırmıyordu. Sanki “Bu şehirde en güzel şey benim” der gibiydi. Sıra sıra tezgahlar, el emeği göz nuru yün işleri, takılar, kitaplar,hediyelikler, kumpir yapan tezgahlar , şahane bir mimari…  Aman aman ! Bir patatesin içine bu kadar malzeme sığar mıydı? Camdan vitrinlerde yağlı boya tablo gibi duruyorlardı. Yeşil zeytin, siyah zeytin, kırmızı biberli zeytin, rus salatası, amerikan  salatası, mısır, mantar, salam, sosis, kaşar peyniri, tereyağı, mayonez, ketçap… İki tane kumpir siparişi vererek tezgahtaki delikanlıyı  başladık seyretmeye. Bir patates ve bu kadar malzeme olacak şey değildi. Sanki karşımızda illüzyon gösterisi yapar gibiydi usta. Patatesi eline alıp kaşıkla içini oyduktan sonra başladı doldurmaya. Malzeme ile dolu kaşık patatesin içine her girip çıktığında sanki içerde bir sihir oluyor, lezzetini bırakıyor, kendi yok oluyor diğer malzemeye yer açıyor gibiydi. Kaç kaşık aldığını sayamadım bile; her şey o kadar çabuk olmuştu ki… İhtişamlı görünüşüyle , mis gibi kokusuyla, tepeleme doldurulmuş patatese kim dayanabilirdi ki?

 
Ellerimizde kumpirler, çay bahçesine yürürken sarı bir yumak yuvarlandı ayaklarımın dibine, aman basmayayım! Yumağı sahibine uzatırken tamamı el emeği, kimi desenli, kimi renkli, kimi ajurlu atkılar, bereler gözümü aldı. Ne de güzellerdi.

“Mersi” demişti bayan gırtlağından çıkan sesle. “Bir şeyler almaz misiniz, bakin bu size çok yakişecak bir takin”

 

Boş durmuyor, Bir yandan da kalın şişlerine bizim duyamadığımız , fakat kendisinin duyduğu bir senfoniyle dans ettiriyordu sanki ahenkli ahenkli… Şivesi hoştu, dikkatimi çekmişti. Ama “köken nere” diye sorulmazdı herhalde buralarda. Şu “ente”l denilen tanımlama buradan mı çıkmıştı acaba? Hem satıcıların, hem ziyaretçilerin üstü başı, duruşu, konuşması insana böyle düşündürüyordu. Bu hoş hanımın isteğini kırmadık. Bordo rengi, ajur modelli, kasket şeklindeki şapkayla atkıyı aldık. Hemen birini başıma geçirdim, diğerini boynuma doladım. Ellerinin kokusu vardı sanki üstünde ama, hiçbir emek, hele el emeği kötü kokmazdı. Öptüm başıma koydum…


“Bonanza” filmleri vardı benim çocukluğumda. Atlar, kovboylar, barlar, kendiliğinden açılıp kapanan bar kapıları. İşte onlardan biri…  O filmlerden ışınlanmış buraya konmuştu bir bar. Çift kanatlı kapının birinde “pub” diğerinde “bar” yazıyordu. Önünde bir an Cem Karaca’yı gördüm sandım. Upuzun saçları, kovboy şapkası, deri ceketi, daracık kot pantolonu, uzun , deri , sivri burunlu, yumurta topuklu, püsküllü çizmesinin içindeydi. Sahibi ya da işletmecisiydi. Belliydi hakimdi oralara… Müşterileri de ilginç mekana ve işletmecisine göre seçilmişlerdi sanki.


Yok yok artık oturmalıydık. Burası saatlerimizi alacaktı. Kumpirlerimizi soğutmaya hakkımız yoktu. Çay bahçelerinde sınırsız seçenek, istediğine otur. Biz biraz salaş ve nostaljik yerlerden hoşlandığımız için, denize en yakın olan kare şeklindeki örtüsü annemin divan örtüsüne benzeyen  tahta masayı tercih ettik. Ellerimle okşadım örtüyü oturur oturmaz, çocukluğum ve annem gibi… İçerideki lüks masalara oturduğumuzda yerlerdeki yaprakların hışırtısını, denizin dalga sesini,yosun kokusunu duyamazdık. Çayımızla patatesimizi büyük bir beğeni ile midemize indirdikten sonra fazla kalmadık orada. Zamanımız kısıtlıydı. Görülebilecek her şeyi görmeliydik. Hoş mekanların daracık sokaklarında, dışarı atılmış masaların yanında, siyah tahtaya beyaz tebeşirle yazılmış menülere dair ipuçları. Bir yanda spagetti, mozeralla peynirli pizza, jambonlu burger ,nescafe, capicınno…Diğer
yandaki mekanda İskender kebap, ızgara köfte, adana, dürüm, ayran. Az ilerde kumpir, tercih sizin… Daracık sokakların, küçücük tezgahlarında özenle seçilmiş kitapları satanlar, bir yandan örüp bir yandan cidden sıcağı sıcağına sıcak giysiler satan bayanlar, soğuktan morarmış elleriyle o küçücük takı malzemelerine hakim olup ortaya harika takılar çıkaran, çoğu üniversiteli genç kızlar, genç erkekler… Onların da harçlık çıkarma mücadelesine kayıtsız kalmadık, takılarımızı  aldık. Orası burası derken saatler geçmişti. Bulutlar iyice kararmış, rüzgar bizi arkadan arkaya itmeye başlamıştı.

 

“Ay bir yağmur yağsa ne olur bu tezgahların hali?” Diye düşünmüştüm ki, düşüncem duyulmuştu sanki tabiat ana tarafından. Islanmaya başlamıştık. Rüzgarla dağılmış saçlarımı elimle şöyle bir gözümün önünden çektiğimde gördüm onu… Kocaman tombul ellerini birbirine kavuşturmuş, nefesini içine, avucunun içine üflüyor, yüzünün ısınmasını sağlıyordu. Yanımdaki eşime baktım, evet o da ona bakıyordu aynı anda gözümüz takılmıştı. Eminim aynı şeyleri düşündük ve ona doğru yürümeye başladık. Nedense konuşamamıştık sadece ona doğru yürümeye başladık. Kafasındaki yün şapkanın altında saçları var mıydı? Görünmüyordu. Varsa bile eminim bembeyazdı. Hafifçe çıkan sakallarına kırlar düşmüştü. Soğuktan kırmızı ile mor arası bir renkti teni, tombul yanakları, yılları devirdikçe kırışan yüzü, cüsseli fiziği, koca göbeği, gülen gözleri ile oldukça sevimli bir ihtiyardı. Üstündeki balık sırtı desenli paltosunun cebine soktu elini, bize “buyrun gençler” derken. Diğer tezgahlara nazaran büyükçe idi tezgahı. Ne sattığını düşünmemiştik bile, ayaklarımızı yüreklerimizi çekmişti kendine … Tezgahının üstü muşamba ile örtülüydü ve orasına burasına taşlar koymuştu. Yağmurla, rüzgarla zarar görmesinler diye. Kafamızda hala, ne işi var buralarda, bu havada, bu yaşta düşüncesi vardı. Acaba şu yandaki yetmişlerden kalma reno da onun muydu? Bu derisi yırtılmış, demirleri ıslanmaktan ya da geçen zamandan pas tutmuş sandalyesinde dinlenebiliyor muydu? Bu palto, onu bu denizin kenarındaki soğuktan korur muydu? İhtiyacı mı vardı da buradaydı?


“Şiir sever misiniz?” dediğinde, hakkında yazdığımız senaryodan ancak başımızı kaldırabilmiştik.

“Evet tabi” dedik birbirimize bakarak. Muşambasının kenarındaki taşı aldı, bir şiir kitabı çıkardı, güzel bir dörtlük okudu .Taşı hemen yerine koydu, kitaplarını korumalıydı…Tezgahtaki diğer kitaplara duyduğumuz merakı anlamış olacak ki

 “Tutun şunun ucundan” dedi muşambasını göstererek.

 

Yağmur hızını epey kesmişti.

 

“Diğerlerine de bakabilirsiniz.”

 

Kafamızı muşambanın içine sokmuştuk, tek bir yağmur tanesi düşmesine gönlümüz razı olmazdı. Romanlar, hikayeler, şiirler…

 

BAKIŞLARIN, UNUTULMAYAN, ALTIN KUŞ, YILDIZLARI ÇALMIŞLAR, KİMSESİZ YUMURTA, AYNALI
ÇARŞILAR, GÖKYÜZÜ PARKI sadece bazılarıydı kitaplarının. Kimi şiir, kimi hikaye, kimi roman
ama hepsinin yazarı aynı…

 

Hakkı Özkan…

Kafamızı muşambanın altından çekerken elimde pembe kapaklı, sarı saman kağıdına
basılmış “Gül Sesleri” adlı şiir kitabı vardı. Alacağım cevaba merakla

 

“Hakkı Özkan?” dedim.

 

 Yoksa O muydu? Bir Ortaköy, bir sokak, bir yağmur, bir demir sandalye, bir eski reno, bir
palto, bir öksürük… Belli ki hastaydı.

 

”Benim “ dedi, gülümseyerek.

 

Onda gurur, bende bir yazar, bir şairle şartlar ne olursa olsun tanışmanın mutluluğu, heyecanı…

”Aaa öyle mi, çok memnun olduk”
 Onu incitmekten korkup sorulmayan, içimizden sorduğumuz bu soğukta , bu akşam
vakti “ne işin var burada” sorusu..
“Çay içer misiniz?” dedi kendine çay geldiğinde. Teşekkür ettik. O tombul elleriyle, tombul
çay bardağını ağzına götürüp öyle büyük bir yudum çekmişti ki, eyvah yandı ağzı dedik… İçini ısıtması
için acelesi vardı da komut vermişti sanki çayına… Bizim onun için düşündüğümüzü O da bize
söylemişti.

“Ne güzel gözleriniz var sizin. ne güzel bakıyorsunuz.”

Güldük. Hislerimiz ortaktı. ‘Gül Sesleri’ni göstererek bunu alalım dedik.

 “İmzalamamı ister misiniz?” dedi.

 “Tabi, çok mutlu oluruz. Böyle bir fırsatı kaçırır mıyız?”

İmzaladı, kitabın sayfalarını aralayıp

“Bu şiiri size armağan ediyorum” dedi. Bana uzattı. Parmağımı o sayfaya ayraç yapmıştım . Sabırsızlanıyordum okumak için. Epeyce oyalanmıştık , onu da oyalamıştık. Ayakta kalmıştı. Eski demir sandalyesini göstererek

 “Siz oturun “ demiştik. Kabul etmemişti. Aldığı terbiye buna engeldi. O sevimli suratı hemen tavır alıp “olur mu öyle” diyordu. Olur desek de oturmayacaktı. Artık onu yormamalıydık. Yeni gelinlerin yatağını düzeltirken gösterdiği özenle, okşarcasına bu yıllara mal olan kalemin, yüreğin birer parçası kitapların üstünü iyice örtmüştük. Üstlerine taşlarını bir doğum günü pastasının üstünü süsler edasıyla koymuştuk, biraz burukluk, biraz hüzün,en çoğu bir kitap yazarıyla yakınlaşmanın mutluluğu, hazzı içinde el sıkıştık, görüşmek üzere hoşça kalın dedik birbirimize…


Giderken arkamıza dönüp tekrar baktık bu sevimli insana ve  unuttuğumuz taş kaldı mı tezgah
açılıyor mu diye. El sallaştık. Güldük. O da sevmişti bizi… Önümüze ilk gelen banka oturduk. Kitabı
açtık, ayracı kaldırdık. Başladık şiiri okumaya….

SÖYLEYİN


Söyleyin Abidin’e
Mutluluğun resmini yapması gerekmez ,
Nazım istedi diye.
Mutluluk ne Çin’de ne Maçin’de,
Mutluluk bir çocuğun zeytin karası gözlerinde.

Mutluluk, ocakta kaynayan bir tencere.
Bir bacada uzaklardan gelmiş bir leylek.
Bir kırlangıç saçağımızda yuva yapan…
Mutluluk, bir dilim ekmeği paylaştıran elde,
Mutluluk açık bir kapı,
Açık bir pencere
Mutluluk ürkek bir kuştur içimizde.

Söyleyin Abidin’e. Sakın ha yapmasın sakın ha!
Mutluluk her gün bir başka biçimde
Yaşasın içimizde…


Birbirimize sarılarak bir nefeste okumuş ve ne demek istediğini anlamıştık. Bize armağan
ettiği için de duygulanmıştık. Ama ikimizin kafasında da şu vardı. Keşke kitapları
kitapevlerinde satılsa O da sıcacık evinden, oturduğu yerden bunu seyredebilseydi ve hazzını
yaşayabilseydi..

Dönüş yolculuğumuzu da etkilemişti bu tanışma. Suskunduk, dalgındık, O nu
düşündük.

 

Hayatın koşuşturması içinde hatırladık hep O nu. Tanıttık, anlattık, şiirlerini paylaştık
dostlarımızla.

 

Çok geçmemişti üstünden. Bir gün, bir gazeteyi açtık neyle karşılaşacağımızı bilmeden.
Gazetenin üçüncü sayfası. Küçücük, kartvizit kadar bir yere basılmıştı haber.

“Hakkı Özkan’ı kaybettik.”

 

İçimiz cız etmişti! Nasıl, nerde, hastanede mi , Ortaköy’de tezgahının başında mı, evinde mi… 
Hiçbir detay yok. Hoş, başka hiç bir gazetede haberi bile yoktu ya. Dev bir çınar gibiydi Ortaköy’ün ortasında devrilmişti demek… Bakakalmıştık gazeteye, başkaca sorduğumuz sorulara cevap ararcasına ama, bu kadar alana hangi sorunun cevabı sığabilirdi ki? İçimiz yanmıştı, birbirimize baktığımızda görmüştük ikimizin de gözlerinin nasıl dolu dolu olduğunu… Yaşadığımız üzüntüyle öfke birbirine karışmıştı. O kadar kitabın sahibi, o kadar emeğin sahibi, o kadar ödülün sahibi gazetenin üçüncü sayfa haberi…

Her şey bitmişti demek. Muşambalar, taşlar, demir sandalye, balık sırtı desenli kaşe palto,
kitaplar sahipsizdi demek…  “GÜL SESLERİ”ni duymuş muydu acaba son yolculuğunda?” dedik gazeteyi toplarken. Artık her şey için çok geçti… Onu henüz tanımayanlar için de…

 

 22. 11. 07