Emre Küçükoğlu

ARADIĞINIZ KİŞİ

(ilk yayını)

“Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz. Sinyal sesinden sonra mesajınızı bırakabilirsiniz.”

 

“Hadi, yapma bunu bana. Şimdi çalıyordu bu telefon. Ne oldu ki? Enerjisi mi bitti acaba? Kapatmış olabilir mi? Yok canım, neden kapatsın durduk yere. O kadar da olmaz. Ben de çok kuruntulu oldum. Kendi kendime… Neyse tekrar arayayım.”

 

“Dııııt....Dıııt...Dıııt”

 

“Aç hadi be.”

 

“Dııııt....Dıııt...Dıııt”

 

“Aç şu telefonu artık.”

 

“Alo?”

 

“Hı? Merhaba; nasılsın?”

 

“...”

 

“Hemen kapatma, dinlemelisin. Bağırıp çağırmayacağım. Beni dinlemelisin. Sana kendimi dinletmem lazım. O yüzden sakin konuşacağım. Acı çekiyorum. Farkında olup olmaman umurumda değildi bugüne dek. Farkına varman için aradım seni. Beni epeydir görmüyorsun; bu acı bana fena vurdu. Şeklimi kaybetmeye başladım, seni kaybetmeyi kabullenemeden. Halbuki ilk zamanlar bunu kabul etmiştim. Bilmiyorsun tabi sen gittikten sonra hiç konuşmadık biz. Bu ilk olacak. İlk kez dinleyeceksin beni. Lütfen kapatma.

 

“...”

 

“Teşekkür ederim. Yanında mı?”

 

“...”

 

“Özür dilerim. Öyle demek istemedim. Ama beni dinliyorsun. Çok yalnızım. Beni kimse böyle horlamamıştı. El bebek gül bebek büyümedim. Fakirlik de gördüm para da gördüm seni tanımadan önce. Ben horlanmamıştım. Horlanmanın acısını hiç tatmamıştım. Verdiğin sevgiye bedel mi ödetiyorsun? Ne olur yapma bunu bir daha. Zaten sana zor ulaşıyorum. Nerede olduğun muamma. Ya onu gördüğün pavyondasın ya da basit bir otel odasında. İzbe mekanlarda, yer altlarında, kapsama alanı dışında. Benim kapsama alanım dışındasın. Seni algılayamıyorum uzun zamandır. Daha önce eve gelirken kokun gelirdi burnuma. Yemeği hazırlamaya başlardım, banyoyu ısıtırdım, terliklerini kapının önüne koyduğumda sen kapıyı açardın. Huzurla dolardı ev. Huzurla dolardım. Otel odasında yaşıyor musun o duyguları? Boş ver sorumu geri aldım. Bu gece beni dinlediğin için yeniden teşekkür ederim.”

 

“...”

 

“Biraz daha dinleyeceksin beni. Biraz daha anlatacağım sensizliği. Kusura bakma. Bu da benim sana son nazım olsun. Çocuğumuz yok ama yıllarımızın hatırına dinle. Gittiğinde ev soğudu; geceler uzadı. Boş boş baktığımdan gözlerim ihtiyarladı. Kaybettiğim ikinci adamsın. İlki babamdı. Babamı kaybettiğimde değil seni kaybettiğimde öksüz kaldım ben. Sen çok mu alışıksın kaybetmelere? Sen çok mu ana, kardeş, eş, dost değiştirdin? Peki, bunları nasıl karşılıyorsun her seferinde? Ben senin kadar güçlü biriydim oysa. Senin kadar inatçı, girişken… umursamazdım hayatı… Şimdi olduğu gibi. Umursamıyorsun beni. Öylece dinliyor kulakların. Yazık oluyor belki döktüğüm dile. Yine de yapmam lazım. Sana anlatmam lazım. Ne bıraktığını bil diye...”

 

“...”

 

“Ben şu anda pencereden dışarısını izliyorum. Yağan kar; sokağa değil de içeriye hatta içime de yağıyor sanki. Göğsüm buz gibi. Kollarım savunmasız uzanıyor. Seni bekliyorlar. Arkandan kollarım boşlukta yağan karda günlerce yürüdüm. Seni aramadım belki. Yaptığım bir cesaret gösterisiydi ele güne. Güç gösterisiydi. Hani ben de çalışıyorum ya, kendime yetiyorum. Hayır canım, öyle değilmiş. Kelimeler söylendiklerini karşılamıyor. Boşlukları her zaman para doldurmuyor. Parayla, kendime, sana çok benzeyeni sipariş veremiyorum mesela. Senin yaptığın gibi de yapamam. O kadar karaktersiz olamam. Küçültemem kendimi. Paramla başka erkekleri besleyip, otel odalarında onlarla yatamam. Sen kadınlarla yapsan da değişen ne olur ki? Ne de olsa erkeksin... Bense kadınım. Bir erkek olan senden daha fazla gururum, namusum, haysiyetim var. Ben sadece seni ararım ve sana olan aşkımı anlatırım. Sana rezil olurum. Kabul ediyorum ulan, ihanetini kabul ediyorum beni bazı geceler yalnız bırakabilirsin. Böyle de yalnızım, o vakit de yalnız bırak. Anlıyor musun şimdi? Böyle oluyor sensizliğinin hastalığı. Bunalıyorum gittikçe. Seni böyle, deliler gibi severken, yanımda bulamamak öldürüyor içimi. İçim ölürken şahlanıyor duygularım. Seni sevdiğimi söyledim. Başka anahtar kelimen mi var, benim bilmediğim? Sıkıştı yine gözlerim, kanatma eğilimindeler günleri. Uzun geçen gecelerde uyuyamıyorum. Gülümsemek bile eski fotoğraflarımızda kaldı. Bakmıyorum hiçbirine.

 

“Neden bakmıyorsun?”

 

“...”

 

“Neden bakmıyorsun? Biz çok mutluyduk o zaman. Biz, dedim. Ben demeliydim, sen mutlu değildin.”

 

“Sevmiyorsun o kadını. İyi biliyorum.”

 

“Keşke bütün mesele bu olsa. Evet, sevmiyorum deyip gelsem yanına.”

 

“...”

 

“Gelmemi çok istiyorsun. Nazını da çektireceksin yine. Üzülme sen, ağlama da. Delikanlı kadınsın. Bozma kendini. Ben karaktersizim, ikiyüzlü, adi, işe yaramaz bir salağım. Ben de arayabilirdim. Sordun mu yüzün var mı diye? Yok, insanım ben de. Benim sürekli değişen özel arkadaşlarım olsa da, baki kalan iş ve çocukluk arkadaşlarım var. Neleri anlattılar senden başka... Dönemez miydim geri sanıyorsun. O ayaklarına kapatamaz mıydım gövdemi? Keşke bütün mesele o kadın olsa. Seni ilgiyle dinlediğimi görüyorsun. Hala ilgimdesin ama bitirdiğin yollar sana uzak gelmez mi? İzleyip sonlandırdığın bir filmi veya kitabı baştan yine izler misin, okur musun? Artık görevini tamamlamış nice eşyalarını yanında tutar mısın? İsteyerek kullanıma kapattığın odayı yeniden açar mısın sen? Aklımdan geçiyorsun. Bazen diyorum ki; bu rakıyı onunla içmeliyim, bu şarkıyı onun sesinden dinlemeliyim, uzaklara daldığımda beni o ayıltmalı. Sadece bunlar. Peki geri kalanı?  Düşünmeyeceğim bundan sonrasını. Karar veremediğim mantıktasın. Kendini oraya asmışsın; indiremiyorum. Affedersin. Konuşmayacak mısın?”

 

“Her zaman beni dinler misin?”

 

“Bu yanar döner hallerin...”

 

“Yanar döner hallerim seni delirtiyor hatta delirtti. Yanımdan kaçırttı. Benden bıktın. Tutarsızım ben.”

 

“Bir kelime daha söylemek istemiyorum.”

 

“Neden?”

 

“Sonucu ortada.”

 

“Anlayamıyorum. Çok yabancısın. Bütün bunlar şaka mı? Ders vermek niyetindeysen aldım,  burnumun sürtünmesini istiyorsan oldu. Yine de hangi konuda, hangi meselede ders vermeye çalıştığını anlamadım. Lütfen söyle de, bitir!”

 

“Ders yok, intikam yok. Sen ummadığım kadar iyiydin.”

 

“Bu mu? Bitti mi?”

 

“...”

 

“Sen bu musun şimdi? Güldürme beni. Öldürüyorsun kendini orada. Farkına var artık.”

 

“Anlamıyorum.”

 

“Neyi anlamıyorsun? Her şey ortada. Türkiye'nin meselelerini çözmüyoruz. Bizi, ikimizi sana anlatmaya çabalıyorum.”

 

“Anlamıyorum.”

 

“Seni seviyordum; sen de beni. Bunları da mı görmüyorsun? Aklın mı gitti yerinden?”

 

“Kolay.”

 

“Sarhoş musun? Bana gel hadi!”

 

“Kolay.”

 

“Kolaysa gel hadi.”

 

“Kolay olanı yapmadım. Zoru sevdim hep. Hiç koşmadım peşinden. Hep sen çağırdın.”

 

“Özür dilerim.”

 

“Yolların bile kolay, hemen gelebilirim ama selam gönderiyorum.”

 

“Bu çileyi anlamıyorsun. Çünkü eğlenceye sokmuşsun ayaklarını. Sana iyi geliyor tuzlu geceler... Dikkat et deniz suyu yok altında. Hemen yılanlarla sarılabilir. Ayağa kalkmanı beklemezler. Olmayabilirim. Olmayabilirler.”

 

“...”

 

“Susma... Bir daha aramayacağım.”

 

“Söz veriyor musun?”

 

“Senin verdiğin sözler gibi mi?”

 

“Suçlama artık. Muhtaçsın bana. Suçlamalarını da esirgemiyorsun.”

 

“Evet, muhtacım! Suçlamalarda da haklıyım. Haklı olmadığım durumlarda başını şişirmedim senin.”

 

“Keşke şişirseydin.”

 

“Ben boş bir insan değilim. Kendim kadar karşımdaki insanı da düşünüyorum.”

 

“Doğrusun. Yenilmen de bundan.”

 

“Zarar vermek istemedim.”

 

“Dediğim gibi keşke isteseydin.”

 

“Günah işlemeyi sevmiyorum. Bana zorla bunu da yaptıracaksın. İblisin insan kılığına girmiş hali misin nesin?”

 

“Sen bir iyilik meleğisin değil mi?”

 

“Tamam kapat konuyu.”

 

“Çıkmaz sokaktayız.”

 

“Görüyorum.”

 

“...”

 

“Susma.”

 

“...”

 

“Kapattın mı yoksa! Susma.”

 

“...”

 

“Orada mısın? Bir orospu anlayamaz, mutlu edemez seni.”

 

“Dıt dıt dıt dıııt.....”

 

“Susma, konuş... Bir selam gönder...”

 

20 kasım 2007