Emre Küçükoğlu
MAHALLENİN DELİSİ
Uzun sürdü bugünkü toplantı. Bir türlü canlanmayan deri sektörünü biz, bir gecede canlandırmayı planlıyorduk. Söylenmeyen söz, açıklanmayan analiz, icat edilmeyen proje kalmadı. Deri kalitelerini arttırma düşünceleri, mühendislerin palavraları, kreasyon yenilemeler, SWOT analizleri, fiyat indirimleri, hedef kitle seçimleri...
Saatlerce süren konuşmaların ardından çantamı toplayıp acele temiz havaya bıraktım kendimi. Vakit geceydi artık. Öğleden sonra kapandığımız odalardan ancak çıkmıştık. İşin pis tarafı bir kaç saat sonra o sıkıcı odaların bulunduğu binaya yeniden gelecek olmamız. Yeniden önümüze, topladığımız kağıtları açıp dün geceyi konuşarak planlara uymaya başlayacak olmamız. Açık vermemek için evde, bugün ne konuşulduysa, ne karar alındıysa sakin sakin düşünmek gerekiyor. Yani yeniden kalite yönetimleri, üretim teknolojileri, tasarım aşamaları, pazarlama incelemesi, finans ve son olarak satış muhasebesi... Düşünürken migrenim kafatasımı parçalayacak gibi oluyor. Başımı iki yana sallıyorum. Yolumun üzerindeki eczaneye girip Apranax aldım. Yoksa başka türlü geçeceği yok. Gece açık eczane bulabiliyoruz da su almak için büfeyi nasıl bulacağım? Büfe aramak yerine bir çorbacıya girdim. Midem de kazınıyordu, bir kelle paça çorbası iyi gider, hem ilacı boş mideye yollamamış olurum. Çorbamı söyledim ve başımı ellerimin arasına aldım. Garson çocuk derdimden anlamış olmalı sordu:
“İyi misin abi?”
“Teşekkür ederim. Başım ağrıyor, bu saate kadar çalıştım da.”
“Geçmiş olsun abi, çorba iyi gelir, buyur afiyet olsun.” diyerek kaseyi önüme sürdü. Gülümseyerek karşılık verdim ve çorbamı kaşıkladım. Ardından ilacı içip hesabı ödedim garsona bahşiş bıraktım ve çıktım. Tek başıma karanlık kaldırımlarda eve kadar yürüyecektim. Kaldırımları sadece mağaza vitrinlerinin ışıkları aydınlatıyordu. Ağır adımlarla ilerlerken karşıdan üç beş kişinin geldiğini gördüm. Kızlı erkekli bir gruptu. Şakalaşarak, gülerek, neşeli halleriyle yaklaşıyorlardı. Yan yana, geçip gideceğimiz sırada içlerinden biri:
“Aydın?” diye seslendi. Olduğum yerde durdum. Başımı kaldırdım baktım. Karanlıkta
kimin seslendiğini göremedim. Ses de tanıdık gelmedi.
“Pardon, tanıyamadım.” derken gözlerimi daha iyi görmek için zorluyordum.
“Filiz ben” dedi. “Filiz, Filiz” diye içimden düşünerek sayıkladım. Ben hayatımda bir Filiz tanımıştım. O da çocukluk arkadaşım, çocukluk aşkım Filiz'di.
“Filiz? Bizim eski mahalleden?”
“Evet, ta kendisi. Nasılsın Aydın?”
“Teşekkür ederim Filiz. Çok şaşırdım. İyiyim sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim gördüğün gibi. Sağol. Neler yapıyorsun?”
“Eh; çalışıyoruz. Özel bir şirketteyim. Boş ver bunu şimdi. Sen nasıl tanıdın
beni?”
“Seni tanımamak imkansız Aydın. Hiç değişmemişsin sen. Uzun boylu, esmer, yarı dalgın yürüyen çocuksun. Tek farkın üzerindeki takım elbiseler, elindeki çanta, bir de sonradan taktığın gözlükler.”
“Filiz, biz o zaman beş altı yaşlarındaydık. Yirmi beş yıl önceki halimi bana anlatıyorsun. Ben bunu sordum sana.”
“Bilmem; sana dikkat ettim karşıdan gelirken. Çok tanıdık geldin; bir sesleneyim şuna dedim. Meğer senmişsin.”
Diğerleri seslendi:
“Filiz geliyor musun?”
Dönüp onlara baktı, sonra yine bana döndü. O an, benimle kalıp konuşmak istediğini hissettim. Fakat bunu ona belli etmedim.
“Tamam, bekletme arkadaşlarını.” dedim. O da,
“Yeniden karşılaşmak güzeldi. Eve gidiyorsun sanırım; eşine selam söyle çocuklarını benim için öp.” dedi, bu lafına hafifçe tebessüm ettim…
“Daha bekarım ve çocuklarım yok” dedim. O da heyecan içinde:
“Ben de evlenmedim.” dedi. Sonra bunu birden bu şekilde söylediğine pişman oldu lafı değiştirmeye çalıştı. “Çalıştığın yeri söylesene yolum düşerse uğrarım.”
dedi. Ben yine tebessümle karşılık verdim:
“Boş ver çalıştığım yeri” dedim ve cebimde bir kağıt parçası bularak üzerine telefonumu yazdım, ona uzattım. “Bu numara benim.” O da bana kendi numarasını söyledi, elime yazdım ve vedalaştık.
Eve gidince kendime çay hazırladım. Işıkları açmadan koltuğumda çayımı yudumlarken düşündüğüm ne analizler, ne de modellerdi. Gözümün önünde çocukluk aşkım Filiz'den başkası yoktu. Yıllar sonra karşıma çıkan bu sürprizle, tek başına deliler gibi gülerek geceyi bitirdim... Ertesi günü, öğlene kadar kendime gelemedim. Uyku gözümde tütüyordu. Fincanlarca kahve tüketmeme rağmen bana mısın demiyordu yorgunluk. Öğle arasında biraz dolaşıp temiz hava alınca açıldım. Öğle yemeğini iş yerinden arkadaşlarla yedik. Akşamı yine beraber ettik. Neyse ki, kalacağımız mesai saatleri bitmişti. Zamanında paydos edip evin yolunu tuttum. Yine yarı dalgın yürürken Filiz'le dün gece karşılaştığımız kaldırıma çıktım. O anda elime yazdığım telefon numarası aklıma geldi. Hemen avucuma baktım, yazı silinmemişti. Bir kaç saniyelik duraklamanın ardından cep telefonumu çıkarıp aradım onu.
“Aydın?”
“Merhaba Filiz, numaramı kaydetmişsin sanırım.”
“Evet, kaydettim. Dün gece arayacaktım aslında. Son anda vazgeçtim. Geç olmuştu. Yorgun görünüyordun.”
“Haklısın öyleydim. Ama bu akşam erken çıktım. Yani normal saatimde bıraktım işi.”
“Anlıyorum.”
“Karşılaştığımız kaldırımdan geçiyordum. Akşam tam konuşamadık. Herhangi bir programın yoksa bu akşam devam edebiliriz.” diyerek davetimi ilettim. Koşulsuz kabul etti. Ona makul bir lokanta adresi söyledim. Yıllarca görüşmeyen iki arkadaşın yemek yemesinden daha doğal ne olabilir? Eve uğramadan doğruca lokantaya gittim. Manzaralı bir masa seçip oturduktan sonra garsona votka söyledim. Filiz gelene kadar içimi açardı içki.
Bu lokantayı üç yıl önce keşfetmiştim. Sahil yolunda ikinci sınıf bir mekandı. Küçüktü, kendimi bu yüzden rahat hissediyorum. Büyük restoranlarda daima sıkılmışımdır. Masaları, duvarları, yemekleri, garsonları mermerden heykelleri andırıyorlar bana. Kendimi yabancı görüyorum ve öyle yerlere yemek için mecbur kalmadıkça gitmiyorum. Benim tarzım olan yerler genellikle orta büyüklükte restoranlar veya salaş küçük fasıl meyhaneleri. Burası da orta büyüklükte fakat salaş olmayan küçük tiplere de uyuyor. Üstelik çok lezzetli balık mönüsü ve şarapları var. Buranın şarapları Bordo'dan geliyor. 'Tuzlu' olanların yanında ucuzun biraz üstünde bir fiyata gerçek Fransız yıllanmışlardan içebilirsiniz.
İkinci kadehimi bitirmiştim neredeyse, Filiz'i kapıdan içeri girerken gördüm. Beni görmedi, garsonu yanına çağırdı, sordu. Elimi kaldırdım, garson işaret etti. Filiz yanıma doğru yürümeye başladı. Kırmızı bir elbise giymişti, yerlere uzanıyordu. Elbise Filiz'in ince vücudunu tam sarmış, kadınlık hatlarını öne çıkarmıştı. Yaklaşınca ayağa kalktım ve onu karşıladım.
“Hoş geldin.”
“Hoş bulduk.”
“Kolay bulmuşsundur umarım.”
“Evet yolun kenarında. Zorlanmadım.”
“Çok güzel olmuşsun, elbisen çok şık.”
“Teşekkür ederim, bekletmedim umarım.”
“Hayır, sayılmaz.”
“Sen başlamışsın galiba.”
“Yok başlamadım. Yemekten önce işte.”
“Peki! Ee; nasılsın görüşmeyeli? Günün nasıl geçti?”
“İyiydi. Sabahtan uyukladım biraz sonradan açıldım. Sen neler yaptın? Sahi, ben sana dün akşam sormadım, sen ne iş yapıyorsun, çalışıyor musun?”
“Ben doktoramı yapıyorum.”
“Öyle mi; çok güzel.”
“Dün akşam yanımda gördüklerin iş arkadaşlarım sayılır.”
“Hem çalışıp, hem okuyorsun ha? Bravo doğrusu. Ben master programımı güç bela tamamlayabildim. Çalışırken ciddi performans düşüklüğü yaşıyor insan. Doktora işine hiç yeltenmedim, tembelliğim azdı.” lafımı bitirince garson yanımıza geldi balıklarımızı söyledik, şarap seçimini ise Filiz’e bıraktım. Konuşmaya devam ettim.
“Hangi işi yapıyorsun Filiz?”
“Benimki çalışan değil, öğrencilik hala. Üniversitede hocayım ben. Hem öğreniyorum, hem de öğretiyorum.”
“Çok iyi Filiz. Seni tebrik ediyorum. Herhalde bu okuma çılgınlığından kendine bir eş de bulamadın.” bu sözlerime gülerek karşılık verdi ve devam etti…
“Olabilir. Ama peşimden koşan çok. Yaşım kadar evlenme teklifi aldığımı söyleyebilirim. Hatta öğrencilerimden bile teklif edenler çıkıyor.”
“Öyle mi! Popüler bir hoca olmalısın. Genç ve güzel olup üstüne başarılı olmak herkesin harcı değil tabi.”
“Teşekkür ederim Aydın. Beni iyi gazladın vallahi.”
“Yok, yanlış anlama. Gaz verdiğim yok. Hem neden gazlayım ki senden bir çıkarım mı var?”
“Yok tabi, ben de lafın gelişi söyledim.”
Balıklarımız geldi. Beyaz şarapla ıslatarak o gece kendimizden bahsederek yemeğimizi yedik. Yemek gayet sakin geçmişti. Filiz'e mahcup oldum. Kız, çok güzel hazırlanıp gelmişti. Ben ise eve bile uğramadan, çantamı bırakmadan üzerimi değiştirmeden karşısına çıkmıştım. Utandım, kendime küfrettim ama olan oldu bir kere. Yanımda irice çantam olmasaydı yemek sonrası kafeye veya bara gidebilirdik. Uslu uslu vedalaşıp evlerimize gittik.
O gece evde üzerimi değiştirip bir duş aldım. Bir fincan kahve hazırladım, elime telefonumu aldım ve koltuğa uzandım. Telefonun mesaj penceresinden içeri girip, metin yazma sayfasını açtım, özür dileyerek bu akşamki durumumu şu sözlerle açıkladım.
“Filiz merhaba. Öncelikle özür dilerim, karşına çok özensiz çıktım. İş dönüşü restorana gittiğim için kıyafetimi de değiştirmedim, çantamı da bırakamadım. Sana karşı mahcubum.” mesaja cevap fazla gecikmedi.
“Bunu mu dert ettin kendine. Fark etmedim bile, takma kafana bu akşam gereği kadar şık ve yakışıklıydın bence.” mesaj içimi rahatlattı fakat parmaklarım rahat durmadı.
“Çantam olmasaydı bir yerlere giderdik. Yemek sakindi çünkü. Yıllar sonra yeniden karşılaşmışız, bu geceyi telafi etmek adına yarın akşam yemekten sonra seni dışarıya çıkarabilir miyim, ne diyorsun?”
“Aydın, teklifin ecnebilerde çıkma teklifi diye adlandırılıyor. Bizdeki anlamıyla çıkma teklifi sevgili olmayı karşılıyor. Ben hangisini anlayım bilmiyorum fakat kabul ediyorum yarın beni çıkarabilirsin.”
“Tamam, teklifimi kabul ettiğin için teşekkür ederim. Hangisini anlaman gerektiğine gelince; bunu söylemeyeceğim, belki arkadaş olmanın büyüsü bunu söyleyince kaçar. Seni de hemen kaybetmek istemem.”
“Ben bir yere gitmiyorum, endişelenme. Ayrıca bilmece gibi konuşma. Seni çözmekle de uğraşmayım. Zaten okulda yeterince problem çözüyorum. Şeffaf ol.”
“Sen bir yere gitmiyorsun demek. Biz küçükken gitmiştiniz halbuki. Her zaman oynadığımız o parkı hatırlarsın. Sizin evin önünden giderdik oraya. Bir gün sokağınıza girdiğimde sizin evin önünde park etmiş bir kamyonet gördüm. Baban ve annen eşyalar yüklüyordu römorka. Sen, kardeşini kucağına almış kaldırımda oturuyordun. Öylece izledim olanları. Baban saatler sonra sana seslendi, yanına koştum o an, cebimde gazoz kapaklarım vardı sana vermiştim hepsini, hatırlıyor musun?”
Son gönderdiğim mesaja cevap hemen gelmedi. Hatta beklemekten sıkılıp kendime yeni bir fincan kahve hazırladım, telefonu kucağımdan sehpanın üzerine attım. Bakışlarımı tavana dikmiş kahvemi içmeye koyulmuştum. Herhalde cevap gelmeyecek derken yeni mesaj alındı melodisi çalmaya başladı, fincanı elimden derhal sehpaya bırakıp telefonu kavradım.
“Evet, bunların hepsini hatırlıyorum Aydın. Senin de unutmamış olman hoşuma gitti. Gazoz kapaklarını elime koyunca seni yanağından öpmüştüm sonra sen geriye dönüp kaçtın. Kamyonete bindiğimde ağlıyordum. Sana şaşıracağın bir şey söyleyeyim. O gazoz kapakları hala benim yanımda, atmadım.”
Bu mesaja çok şaşırdım, nasıl olur diye sordum defalarca. Yirmi beş yıldır üç dört adet kirli paslı gazoz kapaklarını mı saklamış bu deli kız? İnanamadım, cevap yollamalıyım diye kendimi zorladım. Lakin yazacak tek kelime bulamadım. Ben de onun gibi arayı uzattım ve o gün beni öptükten sonra ne yaptığımı yazarak başladım yeni mesaja..
“O gün beni öpünce utandım, geriye dönüp koşmaya başladım. Neden yaptığımı bilmiyorum ama evden kumbaramı alıp sana vermek için peşinden koştum. Geldiğimde kapının önünde kamyonet yoktu. Sizin evin kapısı açıktı, içeri girdim bomboştu eviniz. Sonra odalardan birinde küçük kahverengi bir oyuncak ayı gördüm. Bir köşede yan dönmüş yatıyordu, belki o da unutulduğuna ağlıyordu ve onu aldım. Ben de o oyuncak ayıyı hala saklarım Filiz.”
“Aydın, o ayı gerçekten sende mi? Onun için ben ne gözyaşı döktüm bilemezsin. En sonunda annem bana vurdu, bir daha da ağzıma almadım. Fakat kalbim buruktu. Beni şu an nasıl mutlu ettiğini anlatamam, teşekkürler, çok teşekkürler.”
Saatime baktım, ikiye geliyordu vakit epey geç olmuştu. Mesajlara dalmış, uykuyu atlamıştık. Velakin yarın erken kalkıp iş yollarına düşecektik. Bu durumu uygun bir dille yazıp geceye son verdim, karşılıklı iyi geceler dileklerinden sonra olduğum yerde uyudum.
Sabah yine telefonumun yeni mesaj alındı melodisiyle uyandım. “Günaydın” diyordu. Kalkıp ben de aynı şekilde karşılık verdim. Bu sabah, dün sabahki gibi olmadı. Geç yatmama rağmen başım ağrımadan dinç uyandım. Tıraş olup duş aldım ve kahvaltı yaptım. İşe keyifle gidip herkese “Günaydın” dedim. Sabahın bu pozitif havasını gün boyu üzerimde taşıdım. Arkadaşlarım bana hep böyle kalmamı söylediler. Bu değişikliğin sebebini sormadan da edemediler. Akşam mesai bitince işten çıktım ve koşar adım eve vardım. Biraz atıştırdıktan sonra yeniden tıraş olup duş aldım ve eğlenceye yakışır bir kıyafet giydim, Filiz'i aldım. O, dün geceden daha iddialı bir kıyafet giymişti ve dün geceden daha güzeldi.
“Bugün arkadaşlarım bende ciddi değişiklikler olduğunu söyledi. Herkes tutumlarımı beğendi nedense; sıkıştırdılar da neler oluyor diye?”
“Sen ne dedin?”
“Bir şey söylemedim.”
“Aynısı benim de başıma geldi. Öğrencilerim bana bugün çok neşeli olduğumu söylediler. Ben de onlara ders anlatmadım.”
“Ders anlatmadın mı? Hadi ya! Peki ne yaptın?”
“Karşılıklı konuştuk. Aslında onlara hayat dersi verdim.”
“Hoşlarına gitmiştir.”
“Gitmez mi?”
“İçki içer misin?”
“Hayır, almayım. Dün gece de şarap içmiştik, alışkın değilim.”
“Peki, ben de alkollü içki içmeyim, meyve kokteyli içelim.”
“Olur.”
“Burasını nasıl buldun? Eğer sana uymadıysa başka bir yere kaçarız.”
“Fena değil, yalnızca fazla gürültülü.”
“Evet, bağırarak konuşuyoruz.”
“Öyle.”
Alkolsüz içkilerimizi içerken yüzüne baktım Filiz'in. Bugüne kadar neden hiçbir kıza aşık olmadığımı cevaplandırmıştım yüzüne bakarken. Benim ilk tanıdığım kız Filiz'di. Hem de annemden sonra. Hem de çocuk yaşta. Benim ilk sevdiğim kız Filiz'di. Çocuk der geçersin. Ben de kendime öyle demiştim herhalde, içimdekini dışlarken. O, ergenlik yıllarımda üst benliğime çıkmaya çalışırken geriye ittim. Kızgınlığını umursamadım. Kaprislerini umursamadım. İnatçılığını örseledim. Sesini duymamak için ağzını elimle kapattım ve içimdeki çocuk Aydın'ı yok ettim. Pıstırdım hayattan, kadınlardan, ailelerden, aile olmaktan. Babam gibi düzenli işim olması teşvikini aldıkça büyüklerimden, mutlu olmak için kalbimin sesini dinlemedim. Çocuk Aydın; suskun, küskün, yalnız başına oynadı içimde. Bir gün bile onun elini tutup parka götürmedim. Onun bana aşkı, sevgiyi öğretmesine fırsat vermedim.
Filiz'i izlerken hissediyorum çocuk Aydın'ı. Kahkahalar atıyor, zıplıyor, oynuyor. Yıllar boyu özlediği hayatı yaşamaya şimdi başlıyor. Aydın'ın oynadığı oyunlar şimdi gerçek değerine kavuşuyor. Ben, o çocuktan karşısına diz çökerek özür diliyorum. Onu yıllarca göz ardı ettiğim için özür diliyorum. Ve söz veriyorum. Artık onun her istediği olacak gönlümde…
“Filiz, belki çok erken, belki de çok geç olacak.”
“Ne?”
“Ben, çocukken sana aşıktım. Seni seviyordum.”
“Hımm! Ben de seni seviyordum Aydın. Takma kafana.”
“Filiz?”
“Evet?”
“Ben galiba seni hala seviyorum. Sana hala aşığım. Seni gördüğümden beri sürekli yanında olmak, seninle olmak istiyorum. Ayrıyken hep seni düşündüm.”
Filiz gözlerini yüzüme dikti. Kızgın değil, bilakis gülümseyerek, isteyerek, sanki severek
bakıyordu. Birkaç cümle daha söyleyip cevap hakkını ona uzattım.
“Ne diyorsun, yıllar sonra birbirimizi bulduk. Talih olsa gerek. Peki, biz ne yapacağız? Başlayıp yarım bıraktığımızı mı sürdüreceğiz yoksa o yarımın boğazını sıkıp anılara mı gömeceğiz? Benim gazoz kapaklarım, senin oyuncak ayın esas sahibine ulaşmayacak mı? Filiz, başlarken bitireceğim sözü söyledim. Belki çok erken belki de geç kaldık ama zaman bu zaman. Seni seviyorum, yıllardır seni beklemişim, seninle evlenmek istiyorum ne dersin?”
“Aydın... çok acele oldu. Galiba... ben de seni beklemişim. Ama önce arkadaş, sonra iki aşık olmalıyız. Ve en son eş. Bunu kabul edersen ben de senin teklifini kabul ediyorum."
“Teşekkür ederim Filiz.”
O an aklıma geleni yapmaya karar verdim, bir kağıda yaşadığımız anı özetledim ve sahnede müzik yapan gruba ilettim. Solist notu okuduktan sonra gülümsedi ve şu anonsu yaptı:
“Şimdiki şarkı yirmi beş yıl sonra buluşan iki çocuk aşık için geliyor. Yirmi beş yıl öncesinden..
"Sevdim seni bir kere başkasını sevemem / Deli diyorlar bana desinler değişemem.”
Şarkı çalınırken Filiz'le dans ediyorduk. Bir ara başını, dayadığı omzumdan kaldırdı.
“Aydın, hani bizim mahallenin bir delisi vardı. Korkup kaçardık, ayağında pijamayla
bağıra bağıra koşardı sokaklarda.”
“Deli Mustafa'yı diyorsun herhalde.”
“Ne oldu ona?”
“Mahallenin delisi Mustafa! Nerden aklına geldi bilmiyorum ancak isabetli bir
atış yaptın.”
“Nasıl yani? Bilmece gibi konuşma!”
“O Mustafa şu anda dans ettiğimiz barın sahibi Filiz…”
20 Eylül 2007