Ayşe Yamaç
TABLET
Acı devşirir ellerim
Tarihin unutulan sayfalarındar
"Başla Yula!"
Kocaman taşın üzerindeki keskinin ve ona vurulan çekicin çınlamasından başka ses kalmadı kalenin bahçesinde. Yula’nın çivi uçlu keskisi, çekicin çınlaması eşliğinde, taş blokun üzerinde dansetmeye başladı.
“Göstereceğim size! Fırtına Tanrısı Baal’a andolsun ki, bir kadının da tablet yontabileceğini; hem de sizden daha güzel yontabileceğini göreceksiniz, sevgili kamutay üyeleri!...”
Tabletteki ilk harfi, “B”harfini, tamamladığını ayrımsayınca, için için kızmaktan ve kamutay üyeleriyle sessiz kavgasından caydı Yula. Geri çekildi. Kısa bir an, bakışları ışıldadı, ilk harfin üzerinde balkıdı. Sonra, yeniden yaklaşıp, keskisi ile çekicinin dansına kaptırdı kendini.
Tabletle ikisi vardı yalnızca. Ne taş koltuğun üzerine oturmuş bütün dikkatiyle Yula’yı izleyen Kral Asivata, ne onu her iki yandan yelpazeleyerek sıcak ve sinekten korumaya çalışan hizmetkarlar, ne de kralın arkasında dizilmiş on kişilik kamutay umurundaydı. Yula’yı bir süre izledikten sonra dinlenmeye çekilen Asivata’yı da, onun peşinden dağılan kamutay üyelerini de, birer ikişer evlerine dönen meraklı Adanavalıları da ayrımsamadı. Tablet, çekiç ve keskiyle bütünleşmiş, tüm ilgi ve sevgisini, yaptığı işe vermişti.
Taşa yazı ve resim yontmak, genç Yula’nın en büyük tutkusuydu. Çocukluğundan beri babasının yanından ayrılmamış, onun her hareketini kazımıştı beynine. On sekizine bile gelmeden babasını yitirince, onun keski ve çekici ile yontu aşkı, Yula’ya miras kalmıştı. İki yıldır, babası olmadan da bu işi yapabileceğini kanıtlamaya çalışıyordu. Kamutay üyelerinin tüm karşı çıkışlarına karşın, Kral Asivata’nın özel tabletini yontmak için seçildiğinde kulaklarına inanamamış, günlerce fırtına Tanrısı Baal’ın önünde diz çöküp dua etmiş, şimdi de bütün hünerini tablete dökmek için kollarını sıvamıştı. Ne Ceyhan’ın maviliğini almış gözlerine tutkun Liva umurundaydı, ne de ince uzun bedenini durmadan süzerek sarı saçlarına takılıp kalan Neole.
Güneş, tüm ışınlarını onun üzerinde toplamıştı sanki. Alnından boynuna doğru süzülen ter damlaları, uzun, sarı saçlarının boynuna yapışmasına neden olunca, ayrımında bile olmaksızın, sol elindeki keskiyi öbür eline aktarıp, saçlarını topladı. Sağına soluna bakındı. Saçını bağlayacak bir ip arayışındaydı ki, yanıbaşındaki kocayemiş ağacına takıldı gözü. Onun, bir yontucu elinden çıkmışçasına, güzel kıvrımlarında dolaştırdı bakışını. Kendisine doğru eğilen ince dalın ucunu kopardı. Alışkın hareketlerle saçına bağlayıverdi. Yeniden işine döndüğünde, ilk harfin altına, kocayemiş ağacının gövdesini yontuverdi. Tablette yazması gerekenlerle ilgisi yoktu belki, ama bu ağacı çok seviyordu. Zaten, taş yontmadığı zamanlar, bu ağaçtan mutfak gereçleri ve süs eşyaları yontardı. Yumuşacık, kendisini kolayca usta ellere bırakıveren bir ağaçtı.
Kocayemiş ağacıyla çok fazla oyalandığını düşünüp, yeniden harflere döndü. O sırada yanından, bembeyaz bir tavşan geçti. Kocayemişin dallarında da karşılıklı iki kumru ötüştü . İkinci ve üçüncü harfleri de yonttuğunda, “Ben” yazısı ortaya çıkmıştı, üstelik her bir harfin altı, çevresinde gördüğü güzelliklerin resmiyle süslenmişti. Tavşan da kumrular da tabletteki yerlerini almışlardı.
Sırtında bir ağrı duyumsayan Yula, keski ile çekici bıraktı. Tabletin önünde bir süre oyalanıp yaptığı işi hayranlıkla izledikten sonra, kocayemişin altına oturdu. Gözlerini, aşağıda nazlı nazlı akmakta olan Ceyhan’ın maviliğine verdi. Düşlere daldı gitti.
Bedeninden bir titreme geçti Yula’nın. Çevresi de gözlerini alamadığı Ceyhan da koyu bir sis tabakasıyla kaplandı. Gözlerini oğuşturdu. İnce, uzun, beyaz giysisini topladı. Başının altına kocayemiş ağacından oyduğu sandallarını yastık yaparak, uzanıverdi. Hafiften çöken akşam serinliği ve güz yeli bedenini hafif hafif okşarken, uzandığı yerde uykuya daldı.
Bir süre, nerede olduğunu anlayamadı, çevresini şaşkınlıkla süzdü. Burası, Düldül Dağı eteğinde, Ceyhan’ın kıyısında bir pamuk tarlasıydı. Üstünde basma bir elbise, altında aynı basmadan şalvar, başında da al çiçekli mavi yazması vardı. Mavi yazmasından taşan sarı saçları boynuna yapışıyor, güneşten kavrulan boynunu biraz daha yakıyordu. Önündeki önlük, topladığı pamuklarla epeyce dolmuştu. Beli, sırtı, ayakları ve elleri, sırım sırım sızlıyordu. Akşamın yaklaşmasına karşın, sıcak, etkisini hiç yitirmemiş gibiydi. Yorgun ve kavruk bedeni isyan ediyordu, ama gün kavuşuncaya dek çalışmak zorundaydı. Yoksa, bir daha pamuk toplayamazdı. İki elini beline dayayıp, geriye doğru kaykılmaya ve belinin sızısını az da olsa savuşturmaya çalışıyordu ki, ustabaşı kadının uyarısı ile yeniden önüne eğildi:
"Aylaklık yok! Aylaklık yok! Çalışın bakalım! Yevmiye almaya geldiğinizde, hiç vakit kaybetmiyorsunuz da çalışırken ikide bir belinizle oynuyorsunuz. Yediğiniz ekmeği helal ettirin, helal!"
"Tövbe tövbe! Bu kadında da hiç insaf kalmamış! Ağanın yalakası ne olacak!" diye mırıldandı.
"Kendi kendine ne konuşuyorsun Yeter! Çalışmak zor mu geldi yoksa?"
Kadını yanıtlamadı. Kendi kendine “Ya sabır!”çekmekle yetindi.
Gözlerini güçlükle açan Yula, tüm bedeninin sızladığını duyumsadı. Gördüğü düşe bir anlam veremeyerek doğruldu, bir süre oturdu. Akşamın kavuşmak üzere olduğunu ayrımsadı, ama aldırmadı. Tabletin yanına kocaman bir çıra diktirmişti nasılsa. Gece de çalışabilirdi.
“Asivata” adını da yontup bitirdiğinde, gördüğü düşü, düşündeki kadını, pamuk tarlasını da harflerin altına oyduğunu ayrımsadı. Bir süre, oyuntularını izledi. Resimleri ve yazıları seçemez olunca, yanındaki çakmak taşlarını birbirine sürtüp kavı ateşledi, çırayı tutuşturdu. Şimdi, yazı ve resimleri daha kolay görebiliyordu. Yaptığı işin şaşkınlığıyla, bir süre ağzı açık kaldı. Sonra, yüzüne bir gülümseme yayıldı. Çıranın alevlerinin yüzünde oluşturduğu gölgeler oynaşırken, kendi kendine mırıldandı:
"Adanava Ülkesini de resmetmişim tablete. Umarım, Kral Asivata beğenir."
Gecenin epeyce ilerlediğini ayrımsayınca, çıra kütüğünün yanındaki budaklardan bir parça kopardı. Kütüğe tuttu. Parça tutuşunca, üfleyerek kütüğü söndürdü. Elindeki çırayla az ilerdeki taş odanın yolunu tuttu.
Uyandığında, gün ışımamıştı daha. Doğruca Ceyhan’ın yolunu tuttu. Tüm Adanava, kaledekiler, muhafızlar, herkes uyuyordu. Uyumayan, yalnızca Yula ve Ceyhan’dı. Soyundu. Genç bedenini Ceyhan’ın serin okşamalarına bıraktı. Bir süre yüzdü. Şansına, Ceyhan sakindi bugün. Yula da bu sakinliğin tadını çıkarttı bir süre. Sonra çıktı. Üstünden çıkardığı beyaz elbiseye kurulandı. Cevizle boyayıp yer yer desenler yaptığı yeşil toprak rengi elbisesini giydi. Sandalını ayağına geçirdi. Kirli giysisini yıkadı. Islak saçlarını şimşirden oyduğu tarakla tarayıp, kuruması için kendi haline,omuzlarına bırakıverdi. Sabah serinliğinde, bir süre içi ürperdiyse de aldırmadı. Taş odasının ön duvarına, ıslak giysisini serdi. Eline bir elma alarak bir yandan ısırmaya, diğer yandan da tablete doğru yürümeye başladı.
Sabah sabah Ceyhan’ın serin sularında yıkanmak ağrılarına bir süre iyi geldiyse de, attığı her adımda yeniden bedenini yokluyordu ağrılar. Elindeki elmadan enerji almaya çalışıyorsa da bütün gün pamukla güreşen birisi için, bir elmalık kahvaltının sözü bile edilmezdi. Ne var ki, içinden çorba içmek gelmemişti Yeter’in. Yanındaki işçilere ayak uydurmaya çalışsa da ayakları geri geri gidiyordu. Aylardır, bir gün bile dinlenmemişti. Şöyle, bütün bir gün yatağa serilmek için neler vermezdi; ama olanaksızdı işte. Bunu yaparsa, kış boyu kimden yiyecek, yakacak, para isteyecekti? Biricik babası da onu bırakıp sonsuzluğa göçmüştü. Ya istemediği birisiyle evlenmek zorunda kalacak, ya da....
Düşüncelerinin gerisini getiremedi. Ya’sını da, ya da’sını da düşünmek, hatta aklına bile getirmek istemiyordu. Kendi kendine yetmeye kararlıydı. Bu kararlılıkla, adımları canlandı. Tarlaya vardıklarında, işe ilk başlayanlardan biri olmuştu bile.
Güz yüzünü kışa döndürüp ikinci dolunay geldiğinde, işini bitirmişti Yula. Tablet’in karşısına geçip uzun uzun izledi eserini. Yaptığı işle de kendisiyle de gurur duydu. Yalnız, aklına takılan bir konuyu düşünmeden edemiyordu. Tabletteki yazıların altına, pamuk toplayan bir kadın resmi oymuştu sık sık. Bu, düşlerinde gördüğü kadındı. Bazen, düş ile gerçeği birbirine karıştırıyor, kendisini tarlada pamuk toplarken buluveriyordu . Uzun uzun düşünmesine karşın, buna bir anlam veremedi; anlam vermeye de daha fazla uğraşmadı. Ne olabilirdi ki? Olup olacağı bir düştü işte. Bir ara, fırtına Tanrısı Baal’in bir işareti olabileceğini bile düşünmüş, sonra da kendi düşüncesine gülmüştü. “Baal, Koskoca Tanrı, taş yontucusu Yula’ya neden bir işaret göndersin ki? Olsa olsa Kral Asivata’ya gönderir.”
Yeter, pamuk toplama işi bittiğinden, fıstık tarlasında çalışır olmuştu. Bu iş, pamuk toplamaktan daha zordu, ama Yeter seviyordu bu işi. Toprakla uğraşmak, kazıp fıstıkları çıkartmak, ellerine bulaşan toprak kokusunu derin derin içine çekmek, tüm yorgunluğunu unutturuyordu. İşten sonra, Karatepe’ye tırmanıyor, oradaki tabletleri inceliyor, bekçiye görünmeden her birini tek tek okşuyordu. Sonra da kocayemiş ağacının altına oturuyor, geçmişten gelen bir esinti ile Ceyhan’ın kokusunu birleştirip içine çekiyor, kendisini taş yontarken düşlüyordu. Hava karardığında da Karatepe’nin hemen eteğinde kurulu toprak evine giriyor, kendine bir çorba kaynatıyor, geceleri kocayemiş ağacından yonttuğu tahta kaşıkla çorbasını içiyordu. El ayak iyice çekildiğinde de Ceyhan’ın kollarına atıyor kendini, uzun uzun yüzüyordu.
Kamutay üyeleri, Kral Asivata ve Adanava halkı, kale içinde toplanmış, Yula’nın tabletine bakıyorlardı. Kral Asivata, tableti yüksek sesle okumaya başladı:
“Ben Asivata,
Adanava Ülkesini kurdum....”
Kalenin içinde, Asivata'nın sesinden başka ses yoktu. Kuşlar bile susmuş, rüzgar esmesine ara vermişti sanki. Ceyhan, güz yağmurlarıyla her dem coşan Ceyhan, sakin sakin şarkısını mırıldanıyordu.
-
"Çok güzel, Yula! Bundan güzelini, hiç bir yazıcı yontamaz. Bu tabletle, ölümsüzlüğümü de kanıtlayacağım. Senin ödülün ise... Bundan güzelini, bir başkası için yontamayacaksın!..."
Yula, başınca tacı, üzerinde uzun beyaz giysisi, elinde krallık asası ile taş koltuğa serilmiş keçi postundaki kralı görmüyor, duymuyordu artık. Gördüğü, durmadan açılıp kapanan ve ağzından yalımlar fışkıran bir mağaraydı.
Herkes donakalmıştı. Yula ise, ne diyeceğini bilemiyordu. Sanki, damarlarındaki kan çekiliyor, Ceyhan’ın sularına karışıyor, Ceyhan kızıl akmaya başlıyor, Baal tüm fırtınasını Asivata’nın üzerine gönderiyor, yine de kararından geri dönmüyordu Asivata.
"Yakalayın!"
Yula, bir an, çok kısa bir an, düşündü. Baal’in önünde, bir zamanlar babasının yonttuğu taşta, kurban edileceğini anlamıştı. Bugüne dek hayvanların kurban edildiği taşta... Bunu kabul edemezdi. Babası bilse, kurbanlık taşı yontar mıydı?
Muhafızların daha fazla yaklaşmasını beklemedi. Yıldırım hızıyla fırladı. Yokuş aşağı koşarken, sandalları ayağından fırladı, başındaki defne dallarından yapılma tacı düştü, aldırmadı. Kendini, birdenbire kabarıp coşmaya başlayan Ceyhan’ın kollarına bırakıverdi.
Yeter, sıkıntıdan ter içinde kalmıştı. Sanki, bir el boğazını sıkıyor, soluk almasına engel olmaya çalışıyordu. Üstündeki basma elbisesi , Ceyhan’a batıp çıkmış gibi, terden sırılsıklam olmuştu. Olduğu yere çöktü. Kulaklarında, tarla sahibinin bağırışı yankılanıyordu:
"Yeter misin, Beter misin, ne halt isen, bırak işi! Senin gibi bir kaytarmacı ile işim yok benim! Bugünkü yevmiyen yarım olacak, yarın da işe gelme!"
Yeter, kendini toparladı. Solukları, düzene girmiş, çevresini daha net görür olmuştu. Yine de ağzında dili dönmüyor gibiydi. Kekeleyerek:
"Gün ka...kavuşmak ü...üzere! Yarım yevmiye olur mu," dedi.
"İşine gelirse kızım? Onu bile haketmedin ya..."
Yeter, bütünüyle kendine gelmişti. Hırsla yerinden doğruldu. Önlüğündeki fıstık tanelerini, tarla sahibine doğru savurdu. Çapasını eline aldı. Herkesin şaşkın bakışları arasında, Ceyhan’a doğru yürüdü. Bir süre Ceyhan’ın kıyısında oyalandıktan sonra, tarlada çalışanların ve tarla sahibinin bakışlarını sırtında taşıyarak, Karatepe’ye doğru çıktı, sonra da gözden yitti.