Jale Sancak

ESKİ SESLER

 

Eski Bir ses

bir haziran ikindisini hatırlatıyor.

 

Bir kapının yavaşça örtülüşü

loş bir avluda,

hüzzam bir şarkının esintisi,

bir tabak akide şekeri,

yaseminlerin kokusu,

avludaki kameriye,

ıslak takunyalar,

henüz yunulmuş sakız çarşaflar,

Kör Hüsniye’nin anlatmayı beceremediği,

ama benim anladığım.

Her yeni ses, eski bir sesi çağrıştırıyor.

Bütün bunları hatırlamaksa yüreğimi acıtıyor

derinden derine.

Eski seslerin rengi ansızın yüreğimi acıtıyor.

Kör Hüsniye’nin kavruk yüzü

ezik bir menekşe.

İşte anamın dantel artıkları,

işte bohçamda kanaviçe yastık yüzlerim, diyor

Kör Hüsniye’nin buzlu gözleri.

Arap Nasri’ye gidip, dayanıyor kapısına Hüsniye,

bir yaman fiyaka,

bir taze külhan.

Ulan diyor, ulan, bıktım be kapı aralarında

gecelemekten.

Bizi de gör!

Basıyor ana avrat küfrü sonra,

Tophaneli kör bir kabadayı gibi,

Meşhur Arap Nasri’ye:

Babaların babası, diyor, bizi de gör!

Yoksa geceleri kör filan demeyip,

bir güzel becerecekler Hüsniye’yi.

Hüsniye korkuyor,

yüreği zangır zangır.

Gavur bilem olacam sonunda, diyor, gidip kiliseye sığınacam,

Sonra bana yalvarıyor:

Allasen yaz şu yoksullar evine be, yaz! Vallahi koca da bulacam sana.Alsınlar beni be, alsınlar!

Bohçasından çıkarıp simli örtüleri dizi dizi sıralıyor.

Kız çeyiz olur sana.Bir Yılmaz var, Şoför Yılmaz,

onu yapacam sana.

Tophane’den şoför Yılmaz.Yağız delikanlı,

Nasri Ağabeysinin bir tanesi.

Gülüşüyoruz.

Kız bir güzel becerecekler beni. Bir kere yapiim diyorlar.

Tövbe, tövbe! Gavur olacam sonunda, gavur…Bak, bu Şoför Yılmaz var ya…

Var. Elbette vardır.

Bunun bir dostu vardı. Şık bir karı…Pencereden atmaya kalktıydı kendini bu oğlan için. Göğsünü açıp memelerini sarkıtmış pencereden.

Gene gülüşüyoruz.

Kaç metre meme görsen…

Hayda bre! Hayda bre, diyor Hüsniye. Kalkın bir kasap havası oynayalım.

Kalkıp oynamıyoruz tabii.

Tabii, hiçbir zaman böyle bir şey yapmıyoruz.

Kasap havası oynamıyoruz.

 

Pikapta Udo Lindenberg,

buz tutmuş bir meydan,

bir kar müziği,

uzak bir şehirde,

katedralin önünde öylece kıpırtısız duruyorsun.

Sana memleketinden bir öykü anlatıyorum.

İçinde eski bir ses yekiniyor.

Manastırlı binbaşının solgun resmi,

küskün bir bulut,

kasabadaki taş konağın ıssız bahçesi,

sessiz çocukluğun.

 

Kör Hüsniye’yi düşünmüyorsun.

Kör Hüsniye’yi hiç düşünmeyeceksin belki de.

Kör Hüsniye’yi hatırlayan kalmış mıdır aramızda?

Kör Hüsniye de hiç bilmeyecek böyle bir öykünün başkonuğu olduğunu.

Tophane de bilmeyecek.

Arap Nasri… Mafya babaları kitap okurlar mı?

Şoför Yılmaz,

hiçbiri bilmeyecek.

 

Önceleri Gökçen’den söz etmeyi de düşünmemiştim doğrusu.

Gökçen, sayıları giderek azalan

Mahalle delilerindendi.

Rivayet ola ki, aşk yüzündendir.

 

Bizim sevgili delimiz Gökçen (sevgili olduğunu şimdi hissediyorum, yazarken) gene bitlerini ayıklayarak, gene tütün ve ter kokarak selamlıyor sizleri ve öykümün kapısından içeri giriyor.

 

Gökçen, her Allahın günü çocuk parkına gidiyor;

Kuşlarla, gökyüzüyle, rüzgarla, geçen gemilerle, çınar ağaçlarıyla, sararmış eprimiş bir fotoğrafla konuşuyor, sonra caddeye dönüp işiyor. Sandalcı Müslim: "Köpeklere paça yok!" diyor. Gökçen duyuyor mu onu? Müslim gökkandil sarhoş, "Köpeklere paça yok!" diyor. Açıp orasını burasını gösteriyor yoldan geçenlere. "Köpeklere paça yok!" Hangi köpekler bunlar? Arada bir gülümsüyor Gökçen. "Köpeklere paça yok!" Bir duvardan ötekine çarpa çarpa, çalkantılı bir deniz gibi, sokaktan geçiyor Müslim. Çocuklar kaçışıyor. Ardından Gökçen seğirtiyor. Duruyor bir an, kuşlarla, gökyüzüyle, rüzgarla konuşuyor, sonra da bir duvarın kıyıcığına işeyiveriyor.Yüzünde müthiş bir boşalmanın erinci, gülümsüyor. Müslim nakarat halinde: "Köpeklere paça yok!" diye bağırıyor. Bu köpekler hangi köpekler, artık iyice merak ediyoruz. Ne yapmış ola ki bu köpekler Sarhoş Müslim’e?

 

Kimi, sokak köpeklerine bozulduğunu sanıyor,

kimi, ev köpeklerine,

kimi de "sağcılara" diyor, "sağcılara sövüyor Müslim."

Bir diplomatik araba geçiyor caddeden. Arabanın içinde minik, tüylü bir köpek başı.

"Köpeklere paça yok!" diyor Müslim.

 

Gökçen durma konuşuyor geçen gemilerle, çınar ağaçlarıyla, durma gülüyor konuşurken.

Sahi hiçliğe aktığından beri,

Meleklerle de konuşuyor mudur acaba?

 

Gökyüzünün en güzel katına kurulup, oradan çınar ağaçlarına, geçen gemilere, çocuk parkına, kuşlara bir selam yolluyor mudur?

 

Müslim, öte dünyada, "Köpeklere paça yok!" diye bağırıyor mudur?

Müslim,

bir kış gecesi,

gökkandil sarhoş

Boğazın soğuk sularında yitip gitti sandalıyla.

Bir daha dönmedi kıyıya,

bir daha hiç,.

Kim bilir ölüsü nerdedir?

Belki Süheyla Hanımın ölüsüyle buluşmuştur bir yerlerde.

Süheyla Hanım…Süslü Süheyla…

Eski bir ses,

bir kraliçenin isterik kahkahaları,

geniş yakalı bir vizon,

süet iskarpinler,

Chanel parfüm,

tül eldivenlerin yumuşak dokunuşları.

 

Bütün bunları hatırlamak yüreğimi acıtsa da, kaçamayacağımı, bir türlü unutamayacağımı anlıyorum. Sıradan, öyle herkesleri ilgilendirmeyen, hiçbir evrenselliği olmayan bu öyküler, neredeyse tutsak ediyor beni. Süslü Süheyla, kaniş köpeğinin tasmasına asılarak, bir kraliçenin azametli yürüyüşüyle önümden geçiyor.Bir konken partisinden dönüyor olmalı. Bunu beni kışkırtmak için yapıyor. Daktilonun başına oturuyor, kuzu kuzu, onun söylediklerini yazıyorum:

 

İçimde bir sıkıntı var, diyor Süslü Hanım.

Kahkahaları büyüyor.

İçimde bir sıkıntı var. Bir türlü peşimi bırakmıyor.

Ne kadar mutlu bir kadın, diyoruz.

Geniş yakalı vizonuyla kırıtarak geçiyor.

Al boyalı dudaklarında ardı arkası kesilmeyen kahkahalar.

Ne kadar mutlu bir kadın, diyoruz.

Şizofreni, diyor doktor.

 

Eskil bir aynaya bakıyor Süslü Hanım. Kahkahaları paramparça. Parfüm sürüyor önce, sonra ipekli geceliğinin üzerine sabahlığını geçiriyor, yüksek ökçeli terliklerini giyiyor, sonra kapıyı açıp geceye karışıyor. Deniz kenarı iki adım.Uçarcasına yürüyor. Sessiz, hafif. Terliklerini çıkarıp bir bankın yanına koyuyor. Su zifir karanlık. Uzun uzun, bir sevgiliye bakar gibi bakıyor suya Süheyla Hanım, sonra bakıyor kendisini, Sandalcı Müslim’i daha sonra içine alıp bir daha bırakmayacak olan suya.

Ertesi sabah bankın kenarında terliklerini buluyorlar.

Belki Süslü Süheyla Hanım ile Sandalcı Müslim bir deniz kentinde buluşmuşlardır, ne dersiniz?

Bir tutam sarı saç,

deniz fenerine çarpan dalgalar,

birden yağmurun bastırışı,

Süheyla Hanımı da getirdi bu öyküye farkında olmadan. Zaten önceden tasarlanmış bir öykü değildi. O yüzden kim gelirse gelsin, kapımız açık. Bütün eski sesler yeni bir ses olabiliyorsa eyvallah.

Tabii bir de sen varsın bu öyküde.

Katedralin orada öylece kıpırtısız duruyorsun,

uzak, yabancı bir ülkenin duyurduğu yalnızlığın koluna girmiş, öylece duruyorsun.

Kör Hüsniye, Deli Gökçen, Sarhoş Müslim, Süslü Süheyla kasap havası oynuyorlar el ele. Sana bir ad vermek istemiyoeum. Seni tüketmek istemiyorum. Sen bu öykü yolculuğu boyunca benimle birlikte olacaksın. Geçmişten ve gelecekten konuşacağız seninle. Antik bir çeşmenin önünde çektirdiğimiz fotoğraftan, yıkık bir tapınaktan, dans delisi bir kadından söz edeceğiz seninle.Pera'dan ve Şükrü Bey'den.

Sana bir ad vermeyeceğim,

seni tüketmeyeceğim.

 

Bir lunaparktayız.

Gökçen ile Müslim çarpışan otolara biniyorlar.

Hüsniye'nin aklı Alis'in eteklerinde.

Süheyla Hanım, korsan gemisi yükseldikçe kahkahaları basıyor.

Sonra hep birlikte dönme dolaba biniyoruz. Durmadan dönüyor dolap.Durmadan, delicesine bir dönüş bu.

Hüsniye, hay Allah cezanızı versin, diyor. Başım döndü. Kusacam şimdi.

Kusuyor da,

aşağıda bekleşen insanların kafalarına kusuyor.

Aşağıdakiler küfrediyorlar.

Gökçen dil çıkarıyor.

Müslim, "Köpeklere paça yok!" diye bağırıyor.

Kahkahalarla gülüyoruz.

Koro halinde "Akasyalar Açarken" i söylüyoruz.

Herkes bize bakıyor.

Sonra aynalara giriyoruz. Aynalar hepimizi değiştirip dönüştürüyor.

Bir cüce, bir sıska, bir dev, bir sırık oluyoruz. Kafalarımız uzuyor, gözlerimiz yerinden fırlıyor, saçlarımız diken diken, göbeğimiz katmer katmer ve durma gülüyoruz.Daha önce hiç gülmediğimiz gibi, katıla katıla, içimizdeki yarım kalmış çocukluğu mutlu etmek istercesine gülüyoruz.

Ne tuhaf değil mi, sonunda ben de onlara uyuyorum, el ele kasap havası oynuyoruz.

Gökyüzü, kuşlar, çınar ağaçları, senin sensiz çocukluğun, küskün bir bulut, hatta Şoför Yılmaz, Udo Lindenberg, onlar da bize katılıyorlar.

Topyekun bu öyküyü yükleniyoruz.

Topyekun eski sesleri selamlıyoruz.

 

Çevremizdeki kalabalık giderek artıyor,

etten bir çember oluşuyor dört bir yanımızda.

 

                                                  Bu Gece Pera'da, 1989 Can Yayınları