Bülent Birgöl
MELANUR
(alsa yayını)
Soğuk, atkıya dolanmış boynunu kesmek için dilini sokuyordu. Cadde boyunca yere bakarak yürüdü. Tam teçhizatlı asker gibi giyinmişti havaya karşı. Bere, atkı, içlik, eldivenler, iç don, çift çorap, içi yünlü bot. Ara sıra kafasını kaldırdığında hızla yanından geçiyorlardı. Sevgililer birbirlerinin içindeydiler sanki. Başlar bir uzaylı çabasıyla gövdeye girmeye çalışıyordu. Nefeslerin tazeliği insanları şimendifere dönüştürüyordu. Bir an önce sıcak bir şey içebileceği bir yer bulmalıydı. Atkıyla berenin arasından yan yan bakarak bir yer bulmaya da çabalıyordu. Yel bedenini durdurduğu zaman, bakışı değişik açılar yakalayabiliyordu.
Bildik bir çayevi görmüştü. Oraya doğru akıyordu ki yarı çıplak bir kadın önüne dikildi. Tek dudağına yapışmış sigarasıyla burun burunaydı. Ateş istedi. Paltosunun ceplerinde elleri kibriti aradı. Bulamadı. Ellerini çıkarıp üstten pantolonunun ceplerini yokladı. Baktı olmayacak. Eldivenlerini çıkardı ve kendi bedenini tartaklamaya başladı. Kibriti buldu. Kadının yüzünü aradı. Yana çekilmiş ona bakıyordu. Ona doğru döndü. Gözlerini gözlerinden hiç ayırmıyordu. Üçüncü kibritte sigarasını yaktı. Titriyordu.
Yandaki binanın girişine doğru çekti onu. Onlar girdikten sonra etrafı kolaçan ederek kapıyı kapadı. Şimdi tacize uğrarsa, üzerindekileri çıkarıncaya kadar sabah olur diye düşündü. Merdivenlerden bodruma doğru indiler. Siyah bir kapı, kapının iki yanında iki ayı vardı. Melanurya Rock Bar. İki balık el ele süzüldüler içeriye. Sıcak ve müzik hemen gevşetmişti. Barın yanında özel köşeye oturdular.
"Adım Melanur bu barın sahibiyim. Çok üşümüşsün. Ne içersin?"
"Adım Yavuz, çay içerim."
"Burada sallama çay var güzel olmaz, başka bir şey iç."
"Votka kola."
Etrafa baktı. Herkes kendi aleminde içiyordu. Bütün masalar doluydu. Erkekler kalın giyinmiş kadınlarsa yarı çıplaktı. Bunun bir kural olup olmadığını sordum. Kural değilmiş. Soyundum ama hala üşüyordum oysa içerisi sıcaktı. Eşyalarımın arasına gizlediğim elim ısınmadan garson kız gelip hart diye aldı. Durun demeye kalmadı, kız kayboldu.
"Götürmesine gerek yoktu. Hemen çıkacağım."
"Ne o acelen mi var?"
Acelem yoktu. Bu soru kendimi iyi hissetmemi sağladı. Yalnızlığı patlatılmış bir su damlası gibi yayıldım. Votka kola nazik bir şekilde önüme konulmuştu. Kıvamına bakmak için küçük bir yudum aldım. Güzeldi. Bir dikişte içtim.
"Acelen var senin. Tabakhane koklarcasına dipledin."
"Acelem falan yok da hani kendini bir şeye koşullandırırsın ya işte öyle. Soğuk çarptı. İlerideki çay ocağını gözüme kestirmiştim, siz yolumu kestiniz."
"İyi olmadı mı?"
"Oldu. Teşekkür ederim."
Boşluğa işaret gönderdi Melanur, anında bir votka kola daha geldi. Biraz ısınmıştım. Yarısını içtim. Etrafımızda bir hareketlilik başladı. Melanur'a rakı masası düzdüler. Susuz rakı, sodayla içiyordu. Bildik, bilmedik minicik tabakçıklarda bir sürü meze kondu. Benim önüme de Antepfıstığı bıraktılar.
Melanur kadehini bana uzattı. Tokuşturduk. Çok güzel bir kadındı. Rus revü kızlarını çağrıştırıyordu. Ahtapotu sirkeli suda kaynatır soyarsın işte o beyazlık vardı teninde. İzlerken onu, dalmışım.
"Bu köşenin akustiği özel olarak tasarlandı. Müzik asla rahatsız etmez. Bu tarz müziği sever misin?"
"Severim. Doğruyu söylemem gerekirse her hangi bir müziği, şöyle güzelce dinleyebileceğim bir ortam yakalayamadım şimdiye dek. Hayalimde; çok iyi bir müzik sistemine sahip olup evde bir köşe yapmak hep vardır. Bir müzik grubunun ıcığını cıcığını bilmek, albümlerin şiirini yazabilmek güzel olurdu... Öyle kaçamak dinledim. Bazen sevdiğim müzik kulağıma çalındı mutlu oldum. Nedir? Kim söyler? Ne tarzdır öğrenme olanağım hiç olmadı. Birini tanırsın ve sevdiği şarkılar vardır. Sana anlatır, dinletir ve sevmeni sağlar.
İşte öyle sevdiğim birkaç şarkı, türkü vardır elbette. Cem Karaca'yı çok severim. Ve adını sanını bilmediğim birkaç klasik parçayı..
Bir votka daha içme hakkım var mı?"
"Var elbette. Bugün iyilik günüm. Her ayın son cuma günü seni yakaladığım yerde durur ve bir erkekten sigaramı yakmasını isterim. Onunla seninle oturduğumuz gibi karşılıklı otururuz. Marduk seni seçti bu sefer."
"Marduk da kim?"
"Kaderin başka bir adı diyelim."
"Güçlü inançların var öyleyse."
"İnançla ilgisi yok. Ha inancım var mı? Var. Tanrıyı karşılıksız severim. Onun da bana yardım ettiğine inanırım. Kendime göre...İnandığım, herkes aslında kendi yarattığı din için yaşıyor. Hepimiz kendi kılıflarımızı uyduruyoruz."
"Dünya insanı olma çabası bu senin söylediğin."
"Alakası yok. Bak şu etrafına hepsi hayatın orospu yaptığı tipler. Gülme sen de onlardan birisin. Kızma ben de sizdenim. Eee! Önemli bir mevzuda mevzilendik. Karşında akıllı bir orospu duruyor. Orospulukla zengin oldum. Bu barı vajinal kaslarımla aldım. Benimkisi harbi orospuluktu. Sadece orospuydum. Oysa demin seni de aralarına kattığım güruh dışarıda gezenler. Bir şekilde birini aldatanlar, satanlar, yalan söyleyenler, vergi kaçıranlar.
Kusura bakma seni de soktum içlerine, belki anlayamayacağım kadar temiz ve safsın."
"Biraz kendimi anlatma zamanı geldi.."
"Sakın ha! Seni tanımak istemiyorum."
"İyilik süresi bitti sanırım."
"Yanılıyorsun. Yeni başlıyor."
"Başka ne iyilik yapabilirsin ki. Yeterince ilgilendin sağ ol. İlginç bir akşam oldu."
"Sakin ol! Hey bir votka.. Gece henüz başlıyor. Dinle iyiliği ben sana yapmıyorum. İyilik yaptığım kişi başka. Eminim sağlıklı bir erkek olduğuna göre benimle yatmak geçti aklından ama sana daha iyi bir teklifim var."
Işıldak çantasından bir resim çıkardı. Bana doğru uzattı. Otuz beş, kırk yaşlarında kendisinden daha güzel bir kadının gülümseyen fotoğrafıydı. Tiyatro fuayelerinde oyuncuların resimlerinin konulduğu cam bölmelerde gülümseyen oyuncular kadar asil bakıyordu. Kadının çok güzel olduğunu Melanur'a da söyledim.
"İşte her ayın son cuma günü iyilik yaptığım kadın bu. Asıl adı Kader ama o şimdi Cavidan adını kullanıyor. Çok eski orospuluk günlerimden arkadaşım. Yaşlı, zengin birini tavlayıp evlendi. Kısa bir süre sonra adam öldü. Orman içinde büyük bir villası var orada yaşıyor. Mecbur kalmadıkça dışarı çıkmaz. Bazen ben uğrarım. Yalnız yaşıyor. Ayda bir iyiliğe ihtiyaç duyuyor. Eğer kabul edersen bu geceyi onunla geçirebilirsin."
Bir an uzaydan gelmişim gibi hissettim. Sanki kimliğim yok edilmiş özel bir görevle buradaydım. Saate baktım. Sekizdi.
"Sadece bir iyilik."
Müzik kulağıma hafif hafif dokunuyordu... İlahi bir alayın komutanı zemzem suyuyla dolu, anahtar deliği şeklindeki havuza sokmuştu beni. Askerler haçlarını çıkarmış beni kutsuyorlardı. Ben suya dalıp dalıp çıkıyordum siyasi bir partinin işaretini yaparak. Annem ölmüş babamın resmini gösteriyordu yamaçtan. Çocukluk sevgilim hızla can simidi attı. Simide tutunup bağırarak Kevser suresini okumaya başladım. Komutan ve askerler cephe selamına durmuşlardı. Yaprak kıpırdamıyordu. Dua okudukça suyun üstünde kalabiliyordum ama çıkamıyordum. İki polisin tuttuğu Tarık bağırdı. "Şarkıyı söyle!"
"Ben hiçbir şarkıyı tam olarak bilmem" dedim. Avuç içlerim kanamaya başlamıştı...
"Hey daldın gittin. İstediğim küçük bir iyilik."
Adresi elime tutuşturarak beni kapıdan uğurladı.